DİLİMİZİN AFETLERİ: GIYBETTEN İFTİRAYA SÖZÜN İMTİHANI

Haftanın Vaazı.. 27.03.2026 tarihli: "Dilimizin Afetleri: Gıybetten İftiraya Sözün İmtihanı" konulu Haftanın Vaazı sitemize yüklenmiştir..

Dilimizin Afetleri: Gıybetten İftiraya Sözün İmtihanı

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ اِلَّا لَدَيْهِ رَقٖيبٌ عَتٖيدٌ

O hiçbir söz söylemez ki yanında çok dikkatli bir gözetleyici olmasın!(Kaf: 50/18.)

Yüce dinimiz İslam, insanın sadece neye inanacağını, hangi ibadetleri yerine getireceğini ve nasıl bir hayat yaşayacağını bildirmekle kalmamış; aynı zamanda onun kalbini, niyetini, bakışını, yürüyüşünü, oturuşunu ve bilhassa konuşmasını da terbiye ederek, dünya hayatını huzura, ahiret yolculuğunu da kurtuluşa dönüştürecek ilahî ölçüler koymuştur. Çünkü insanın iç dünyasında taşıdığı iman, takva ve ahlak, diline yansımakta; kalpte gizlenen birçok duygu, niyet ve hastalık, çoğu zaman söz aracılığıyla açığa çıkmaktadır. Bu sebeple dil, küçük bir organ olmasına rağmen, insanı hem cennete yaklaştırabilecek kadar kıymetli, hem de cehenneme sürükleyebilecek kadar tehlikeli bir emanettir.

İnsan, çoğu zaman elinin yaptığını fark eder, gözünün baktığını hatırlar, ayağının gittiği yeri bilir; fakat dilinin açtığı yaraları, kurduğu köprüleri, yıktığı kalpleri, yeşerttiği umutları, başlattığı fitneleri ve taşıdığı sevapları her zaman aynı hassasiyetle değerlendirmez. Hâlbuki nice günah vardır ki elle işlenmez, fakat dille işlenir; nice hayır vardır ki malla yapılamaz, ama güzel bir sözle yapılabilir. Bu sebeple dili korumak, sadece bir ahlâk meselesi değil, aynı zamanda iman, kulluk, kardeşlik ve toplumsal sorumluluk meselesidir.

Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s), ümmeti adına en çok korktuğu şeylerden birini Muaz b.Cebel(r.a.)’e anlatırken dilini tutmuş ve şöyle şöyle buyurmuştur:

 كُفَّ عَلَيْكَ هَذَا

Dilini tut.

Muâz (r.a.) devamında sorar:

قُلْتُ: يَا نَبِيَّ اللَّهِ وَإِنَّا لَمُؤَاخَذُونَ بِمَا نَتَكَلَّمُ بِهِ؟

(“Ey Allah’ın Nebîsi! Biz konuştuklarımızdan da sorumlu tutulacak mıyız?”

Efendimiz buyurur:

ثَكِلَتْكَ أُمُّكَ يَا مُعَاذُ، وَهَلْ يَكُبُّ النَّاسَ عَلَى وُجُوهِهِمْ فِي النَّارِ إِلَّا حَصَائِدُ أَلْسِنَتِهِمْ

“Annen seni kaybetsin ey Muâz! İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen şey, dillerinin biçtiklerinden başka nedir?” (Tirmizî, Zühd 61; İbn Mâce, Fiten 12)

Bu nebevî ifadeler bize göstermektedir ki, insanın nice ibadetlerini boşa çıkaran, nice dostluklarını parçalayan, nice yuvaları sarsan ve nice kul haklarına kapı açan şeylerin başında dil gelmektedir. Çünkü dilin afetleri yalnızca konuşanı kirletmekle kalmaz; dinleyeni etkiler, toplumu bozar, güveni sarsar ve kardeşliği zedeler. İşte bunun için bugün sizlerle, dilin en büyük afetleri olan yalan, gıybet, iftira, alay, hakaret, sûizan, tecessüs ve söz taşıma vb. kötülüklerin tehlikelerini anlatmaya çalışacağız.

Dil ile Kalp Arasındaki İlişki

Dil, kalpten bağımsız hareket eden bir organ değildir; aksine kalpte ne varsa çoğu zaman dile o yansır, bu sebeple dilin ıslahı kalbin ıslahıyla, kalbin istikameti de dilin muhafazasıyla doğrudan bağlantılıdır. Nitekim Resûlullah (s.a.s.) bu hakikati son derece açık bir ifadeyle şöyle bildirmiştir:

لَا يَسْتَقِيمُ إِيمَانُ عَبْدٍ حَتَّى يَسْتَقِيمَ قَلْبُهُ، وَلَا يَسْتَقِيمُ قَلْبُهُ حَتَّى يَسْتَقِيمَ لِسَانُهُ

“Kulun kalbi doğru olmadıkça imanı doğru olmaz; dili doğru olmadıkça da kalbi doğru olmaz.” (Ahmed b. Hanbel)

 Nitekim Rabbimiz, önce zandan, sonra tecessüsten, sonra da gıybetten sakındırarak şöyle buyurmaktadır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِّنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَب بَّعْضُكُم بَعْضًا

“Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın.” (Hucurât, 49/12)

Bu ayet-i kerime bizlere çok önemli bir ahlâk zincirini öğretmektedir. Çünkü insan, önce bir kardeşi hakkında kötü zanna kapılır; sonra o zannını doğrulamak için onun gizli hallerini araştırmaya başlar; ardından bulduğunu veya bulduğunu zannettiğini başkalarına taşıyarak gıybet eder; bu da yetmezse, eksik bilgiye kendi vehmini ekleyerek iftiraya kadar ileriye gidebilir. Demek ki dilin afeti çoğu zaman bir cümleyle başlamaz; kalpte doğar, gözde büyür, kulakta yer eder ve sonunda ağızdan günah olarak dökülür.

Bu gerçeği Efendimiz (s.a.s.) bir başka hadiste daha çarpıcı biçimde ifade buyurmuştur:

إِذَا أَصْبَحَ ابْنُ آدَمَ فَإِنَّ الأَعْضَاءَ كُلَّهَا تُكَفِّرُ اللِّسَانَ فَتَقُولُ: اتَّقِ اللَّهَ فِينَا، فَإِنَّمَا نَحْنُ بِكَ، فَإِنِ اسْتَقَمْتَ اسْتَقَمْنَا، وَإِنِ اعْوَجَجْتَ اعْوَجَجْنَا

“Âdemoğlu sabahladığında bütün organlar dile boyun eğer ve şöyle derler: Bizim hakkımızda Allah’tan kork. Çünkü biz sana bağlıyız. Sen doğru olursan biz de doğru oluruz; sen eğrilirsen biz de eğriliriz.” (Tirmizî, Zühd, 60)

Bu hadis-i şerif, dilin yalnız başına günah işleyen bir uzuv olmadığını, onun doğruluğunun bütün hayatı düzelttiğini, eğriliğinin ise diğer davranışları da etkileyebildiğini göstermektedir.

Dilin Hesabı Vardır

İnsan bazen söylediği sözlerin havada kaybolduğunu ve geride bir iz bırakmadığını sanır; oysa İslam’a göre söz uçar gibi görünse de kayda geçer, unutulur gibi görünse de yazılır, meclis dağılır gibi görünse de hesabı ahirete kalır. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

مَا يَلْفِظُ مِن قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ

“İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında onu gözetleyen ve yazmaya hazır bir melek bulunmasın.” (Kâf, 50/18)

Bu ayet, insanın yalnız büyük iddialarından değil, günlük cümlelerinden, öfke anında ağzından çıkan sert sözlerden, alaylı ifadelerden, küçümseyici benzetmelerden, başkasının haysiyetini zedeleyen imalardan ve doğruluğu araştırılmadan aktarılan haberlerden de sorumlu olduğunu göstermektedir. Çünkü Allah katında söz, sadece ses değildir; niyeti, etkisi ve sonucu olan ahlâkî bir ameldir.

Yine Rabbimiz şöyle buyurur:

وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ ۚ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولَٰئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُولًا

“Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül; bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsrâ, 17/36)

Bu ayet-i kerime, yalnız konuşmanın değil, dinlemenin, görmenin, zannetmenin ve duyulanı aktarmanın da bir sorumluluk olduğunu haber vermektedir.

Mümin Asla Yalan Söylemez

Dilin en büyük afetlerinden birisi yalandır. Yalan, gerçeği gizlemek, olmayanı olmuş gibi anlatmak, insanları bilerek aldatmak ve hakikati eğip bükerek menfaat elde etmeye çalışmaktır. Yalanın olduğu yerde güven kalmaz; güvenin olmadığı yerde aile huzuru, dostluk samimiyeti, ticaret bereketi ve toplum birlikteliği ayakta duramaz. Bunun için Peygamber Efendimiz (s.a.s) doğruluğu kurtuluşun, yalanı ise felaketin kapısı olarak göstermiş ve şöyle buyurmuştur:

عَلَيْكُمْ بِالصِّدْقِ فَإِنَّ الصِّدْقَ يَهْدِي إِلَى الْبِرِّ وَإِنَّ الْبِرَّ يَهْدِي إِلَى الْجَنَّةِ، وَإِيَّاكُمْ وَالْكَذِبَ فَإِنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إِلَى الْفُجُورِ وَإِنَّ الْفُجُورَ يَهْدِي إِلَى النَّارِ

“Doğruluktan ayrılmayın. Çünkü doğruluk iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Yalandan sakının. Çünkü yalan kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür.” (Buhârî, Edeb 69; Müslim, Birr 103-105)

Yalan bazen büyük bir suç isnadı şeklinde ortaya çıkar, bazen de “küçük bir şeyden ne olur” denilerek hafife alınır; kimi zaman ticarette mal satmak için, kimi zaman kusur örtmek için, kimi zaman bir tartışmadan sıyrılmak için, kimi zaman da şaka yapmak bahanesiyle söylenir. Hâlbuki Resûlullah Efendimiz, şaka dahi olsa yalana kapı aralamamış ve şöyle buyurmuştur:

أنا زعيمٌ ببيتٍ في رَبَضِ الجنَّةِ لمن ترك المِراءَ وإن كان مُحقًّا وأنا زعيمٌ ببيتٍ في وسطِ الجنَّةِ لمن ترك الكذبَ وإن كان مازحًا وأنا زعيمٌ ببيتٍ في أعلى الجنَّةِ لمن حسُن خلُقُه.

Haklı olduğu hâlde tartışmayı terk eden kimseye cennetin kenarında bir köşk, şaka bile olsa yalanı terk eden kimseye cennetin ortasında bir köşk, güzel ahlâk sahibi olan kimseye ise cennetin en yüksek yerinde bir köşk garanti ediyorum.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 7)

Öyleyse müminin dili, hem ciddi konuşurken hem şakalaşırken hem çocuklarıyla hem eşiyle hem dostlarıyla konuşurken aynı doğruluk çizgisinde kalmalıdır. Çünkü insanın çocuklarına karşı söylediği aldatıcı sözler, evde öğrettiği küçük yalanlar ve günlük hayatta alışkanlık hâline getirdiği basit görünen yanlışlar, zamanla şahsiyeti aşındırmakta ve kalpte doğruluk duygusunu zayıflatmaktadır.

Gıybet: Kardeşliği İçten Çürüten Günah

Yalanın ardından insanı en çok düşüren afetlerden biri gıybettir. Gıybet, bir kardeşini, onun hoşlanmayacağı bir vasfıyla arkasından anmak, kusurunu yüzüne söyleme cesareti göstermeden, yokluğunda çekiştirmek ve böylece onun onurunu dil ile yaralamaktır. Rabbimiz, gıybetin çirkinliğini anlatmak için son derece sarsıcı bir benzetme yapmış ve şöyle buyurmuştur:

أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَن يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ

“Sizden biri ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz.” (Hucurât, 49/12)

Peygamber Efendimiz (s.a.s) de gıybeti şöyle tarif etmiştir:

ذِكْرُكَ أَخَاكَ بِمَا يَكْرَهُ

“Kardeşini hoşlanmayacağı bir şey ile anmandır.” (Müslim, Birr 70)

Sahabiler, “Söylediğimiz şey onda gerçekten varsa ne dersiniz?” diye sorduklarında Efendimiz, “Eğer onda varsa gıybet etmiş olursun; yoksa ona iftira etmiş olursun” buyurmuş; böylece bir sözün hem gıybet hem iftira olma sınırını apaçık ortaya koymuştur.

Demek ki bir kusuru gerçekten var diye anlatmak gıybetten kurtarmadığı gibi, olmayan bir şeyi söylemek ise suçu daha da ağırlaştırmakta ve kişiyi iftiraya sürüklemektedir. Bu sebeple gıybet, çoğu zaman “Ben doğruyu söylüyorum” bahanesiyle işlenen, fakat Allah katında çok ağır bir günah olan dil felaketlerinden biridir.

Hakaret: Kibirden Beslenen Kaba Dil

Dilin afetlerinden bir diğeri de hakarettir. Hakaret, bir insanı küçük düşürmek, onun haysiyetini zedelemek, onurunu kırmak, öfke ve kabalıkla onu değersizleştirmeye çalışmaktır. İslam, müminin dilini merhametli, nezaketli ve ölçülü olmasını istemektedir.

 Bunun için Rabbimiz şöyle buyurur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا يَسْخَرْ قَوْمٌ مِّن قَوْمٍ عَسَىٰ أَن يَكُونُوا خَيْرًا مِّنْهُمْ وَلَا نِسَاءٌ مِّن نِّسَاءٍ عَسَىٰ أَن يَكُنَّ خَيْرًا مِّنْهُنَّ وَلَا تَلْمِزُوا أَنفُسَكُمْ وَلَا تَنَابَزُوا بِالْأَلْقَابِ

“Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin; belki de onlar kendilerinden daha hayırlıdır. Kadınlar da kadınlarla alay etmesin; belki onlar kendilerinden daha hayırlıdır. Birbirinizi ayıplamayın ve birbirinize kötü lakaplar takmayın.” (Hucurât, 49/11)

İşte bu ayet, hakaretin, alayın, küçümsemenin, lakap takmanın ve insanın onurunu zedeleyecek her türlü aşağılayıcı üslubun da dil afetleri arasında olduğunu göstermektedir. Çünkü alay çoğu zaman kibirden doğar; kibir ise insanın başkasını küçük görerek büyüklük taslamasıdır. Hâlbuki nice insanlar vardır ki dış görünüşleriyle, eğitimleriyle, makamlarıyla, servetleriyle küçük görülürler; fakat Allah katında nice kibirli kimselerden daha değerlidirler.

Bu yüzden Rabbimiz:

وَقُولُوا لِلنَّاسِ حُسْنًا

“İnsanlara güzel söz söyleyin.”(Bakara, 2/83) buyurmuş; Peygamber Efendimiz de:

الْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ

“Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.” (Buhârî, Îmân 4; Müslim, Îmân 64) buyurarak, gerçek Müslümanın çevresine güven veren, sözüyle yaralamayan, diliyle kimseyi incitmeyen kimse olduğunu bildirmiştir.

Koğuculuk, Dedikodu ve Söz Taşıma: Gıybetin Yayılmış Hâli

Gıybetin daha yayılmış ve daha yıkıcı bir hâli ise koğuculuk, yani söz taşıma ve dedikodudur. Gıybet bir mecliste işlenirken, koğuculuk bu günahı bir meclisten diğerine taşıyarak çoğaltır; dostları birbirine düşman eder, ailelerin arasına fitne sokar, kalpleri birbirine kapatır. Bunun için Peygamberimiz; “Sizin en şerlileriniz, söz götürüp getirmek suretiyle koğuculuk yapan ve birbirini seven kimselerin arasını açanlardır” (Ahmed b.Hanbel, el-Müsned,c.6, s.459) buyurarak koğuculuğun sadece bir söz hatası değil, kalpleri ayıran, dostlukları bozan ve kardeşliği zedeleyen ağır bir fitne olduğunu açıkça ifade etmiştir.

Nitekim Allah Resûlü (s.a.s.), bir kabristana uğradığı sırada orada yatanlardan iki kişinin azap gördüğünü söylemiş ve bunun sebebine şöyle işaret etmiştir: "Onların azapları öyle büyük bir şeyden dolayı değil. Biri idrarın (üzerine sıçramasın)dan sakınmazdı, diğeri de koğuculuk yapardı."

  Peygamberimiz (s.a.s) çok açık bir şekilde:

لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ نَمَّامٌ

“Söz taşıyan kimse cennete giremez.” (Buhârî, Edeb 50; Müslim, Îmân 169) buyurmuştur. Demek ki “Ben sadece duyduğumu aktardım” sözü, insanı bu günahtan kurtarmamaktadır. Zira Resûlullah Efendimiz şöyle buyurmuştur:

كَفَى بِالْمَرْءِ إِثْمًا أَنْ يُحَدِّثَ بِكُلِّ مَا سَمِعَ

“Kişiye günah olarak her duyduğunu söylemesi yeter.” (Müslim, Mukaddime 5)

Buradan anlıyoruz ki, mümin her haberi taşıyan değil; duyduğunu tartan, araştıran, süzen ve fayda yoksa susan kimse olmalıdır.

İftira: Gıybetten Daha Ağır Bir Zulüm

Dilin afetleri içinde en yıkıcı, en ağır ve en vahim olanlardan biri de iftiradır. Çünkü iftira, olmayan bir suçu masuma yüklemek, işlemediği bir işi ona isnat etmek, temiz bir insanı kirli göstermek ve onun şerefini toplum önünde lekelemeye çalışmaktır. Gıybet, var olan kusuru arkadan konuşmaktır; iftira ise olmayanı uydurmak, yalanı suç isnadına dönüştürmektir. Bunun için Rabbimiz şöyle buyurur:

وَمَن يَكْسِبْ خَطِيئَةً أَوْ إِثْمًا ثُمَّ يَرْمِ بِهِ بَرِيئًا فَقَدِ احْتَمَلَ بُهْتَانًا وَإِثْمًا مُّبِينًا

“Kim bir hata işler veya bir günah kazanır da sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, şüphesiz büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.” (Nisâ, 4/112)

İftira, sadece bir insanı üzmekle kalmaz; onun hayatını, evini, işini, çevresini, geleceğini ve ruh dünyasını da tahrip eder. Özellikle namus ve iffet üzerine atılan iftiralar, İslam’da en ağır suçlardan sayılmıştır. Nitekim Rabbimiz Nur suresinde dört şahit getirmeden zina isnadında bulunanların yalancı olduklarını ve cezalandırılmaları gerektiğini bildirmiştir. Bu hükümler, insan onurunu korumak, gelişigüzel konuşmayı önlemek ve toplumda iftira kapısını kapatmak için konulmuştur.

İftira konusunda Kur’an’ın bize öğrettiği en ibretli örneklerden biri, Hz. Âişe validemize atılan çirkin iftiradır. Münafıkların ve zayıf karakterli bazı insanların yaydığı bu sözler, Medine toplumunda büyük bir sarsıntı meydana getirmiş; nihayet Rabbimiz Nur suresinde indirdiği ayetlerle hem Hz. Âişe annemizin tertemiz olduğunu bildirmiş hem de müminlere böyle durumlarda nasıl tavır almaları gerektiğini öğretmiştir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

لَوْلَا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بِأَنفُسِهِمْ خَيْرًا وَقَالُوا هَذَا إِفْكٌ مُّبِينٌ

“Bu iftirayı işittiğinizde mümin erkekler ve mümin kadınların, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup: ‘Bu apaçık bir iftiradır’ demeleri gerekmez miydi?” (Nûr, 24/12)

Ve devamında buyurur:

إِذْ تَلَقَّوْنَهُ بِأَلْسِنَتِكُمْ وَتَقُولُونَ بِأَفْوَاهِكُم مَّا لَيْسَ لَكُم بِهِ عِلْمٌ وَتَحْسَبُونَهُ هَيِّنًا وَهُوَ عِندَ اللَّهِ عَظِيمٌ

“Çünkü siz bu iftirayı dilden dile aktarıyor, hakkında bilginiz olmayan şeyi ağızlarınızda geveleyip duruyor, onu önemsiz sanıyordunuz; hâlbuki o Allah katında çok büyük bir suçtu.” (Nûr, 24/15)

Bu ayetler, bugün de hepimize hitap etmektedir. Özellikle sosyal medyada, mesajlaşmalarda, haber zincirlerinde ve günlük sohbetlerde araştırılmadan yayılan her söz, nice insanı töhmet altında bırakmakta, nice aileleri sarsmakta ve nice masumları yıpratmaktadır. Bu yüzden mümin, her duyduğunu aktaran değil, doğruluğunu araştıran ve faydasızsa susan kimsedir.

Kur’an-ı Kerim bu hususta açık bir ölçü koyarak şöyle buyurur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن جَاءكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا

“Ey iman edenler! Size fasık biri bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın.” (Hucurât, 49/6)

Demek ki haberin kaynağına, içeriğine ve sonucuna dikkat etmek imanın gereğidir. Çünkü doğrulanmamış bilgi, çoğu zaman yalanı büyütür, iftirayı yayar ve masumu zan altında bırakır.

Bütün bu dil afetlerinin temelinde çoğu zaman kibir, haset, öfke, kendini üstün görme, boş konuşma alışkanlığı ve nefsin başkalarını küçülterek rahatlama arzusu bulunmaktadır. İnsan bazen kendi kusurlarını örtmek için başkasının kusurunu konuşur; bazen kendisini yüceltmek için başkasını küçültür; bazen de mecliste ilgi çekmek için insanların mahremiyetini diline dolar. Hâlbuki gerçek mümin, başkasının ayıbıyla değil, kendi kusuruyla meşgul olan; kardeşini küçük düşürmek yerine onu korumaya çalışan ve sözünü Allah rızası için tartarak kullanan kimsedir.

Resûlullah Efendimiz (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ فَلْيَقُلْ خَيْرًا أَوْ لِيَصْمُتْ

“Kim Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsa ya hayır söylesin ya da sussun.” (Buhârî, Edeb 31; Müslim, Îmân 74)

İşte müminin dil ölçüsü budur. Her doğruyu her yerde söylemek zorunda değildir; her duyduğunu nakletmek zorunda değildir; her kusuru açığa vurmakla sorumlu değildir. Onun görevi, hayır konuşmak, fayda üretmek, kalp onarmak, arayı düzeltmek ve sözü hikmetle kullanmaktır.

Bugün dilin afetleri artık sadece yüz yüze meclislerde değil; telefon ekranlarında, sosyal medya ortamlarında, video paylaşımlarında, dijital pek çok platformda yaygın hâle gelmiştir. Yazılan bir cümle, yapılan bir yorum, paylaşılan bir itham veya küçümseyici bir ifade de dil günahına dahildir. Parmaklarla yazılan sözler de dilden çıkan sözler gibidir ve hepsi ilahî kayıt altındadır. Nitekim Rabbimiz buyurur:

مَا يَلْفِظُ مِن قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ

“İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında onu gözetleyen ve yazmaya hazır bir melek bulunmasın.” (Kâf, 50/18)

Böylece mümin, konuştuğu gibi yazdığından da sorumlu olduğunu bilmeli; dilini koruduğu gibi klavyesini de korumalıdır.

Öyleyse geliniz; dilimizi muhasebeye çekelim. Konuşmadan önce doğru mu, faydalı mı, gerekli mi, kalp kırar mı, hesabını verebilir miyim diye düşünelim. Çocuklarımıza doğru sözlü olmayı yaşayarak öğretelim. Gıybet meclislerinden uzak duralım. Duyduğumuz her haberi araştırmadan yaymayalım. Kimsenin şerefine, haysiyetine ve mahremiyetine dil uzatmayalım. Hayır söyleyemediğimiz yerde susmayı öğrenelim.

Yunus Emre’nin hikmet dolu mısralarıyla bitirelim:

Sözü bilen kişinin yüzünü ak ede bir söz

Sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz

Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı

Söz ola ağulu aşı bal ile yağ ede bir söz

Rabbimiz bizleri; özü sözü bir olan, diliyle doğruluğu söyleyen, kardeşinin ayıbını örtmeyi bilen, gıybetten, iftiradan, yalandan, hakaretten ve alaydan uzak duran, sözünü hikmetle kullanan, kalbi selim, dili temiz kullarından eylesin...

VAAZI İNDİR

Hazırlayan / Abdullah YILMAZ