BİRLİKTE YAŞAMA AHLAKI

Haftanın Vaazı.. 04.09.2026 tarihli; "Birlikte Yaşama Ahlakı" Konulu Haftanın Vaazı sitemize yüklenmiştir..

Birlikte Yaşama Ahlakı

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Bizleri yaratan, bizleri yaşatan, bizleri sayısız nimetlerle donatan ve günlerin en hayırlısı bu Cuma gününde bizleri bir araya getirip kardeşliğimizi pekiştiren Yüce Rabbimize sonsuz hamd-ü senalar olsun. 

O’nun habibi ve Rasülü Peygamber Efendimize (s.a.s) de binlerce salât ve selâm olsun.  

Bu günkü sohbetimizde İslâm medeniyetinde birlikte yaşama ahlâkından bahsedeceğiz inşallah. 

İslâm dini, yeryüzündeki insanlara, öfke, kin, nefret ve şiddet yerine; merhamet, şefkat, hoşgörü ve barış içerisinde yaşayabilecekleri güzel ahlâk kurallarını emreden bir dindir. Dinin asıl amacı da zaten insanları hem bu dünya da hem de ahirette mutlu etmek ve bütün dünyaya barış ve huzuru hâkim kılmaktır. Çünkü İslâm dini barış, huzur ve esenlik dinidir. 

Yüce Rabbimiz Ayet-i Kerime’de bu hususu şöyle açıklar:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ ادْخُلُواْ فِي السِّلْمِ كَآفَّةً وَلاَ تَتَّبِعُواْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ 

‘‘Ey inananlar! Hep birden barışa (İslâm) girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır.’’ (Bakara, 2/208) 

Bu Ayet-i Kerime’de Allah, bütün inananları kesin bir ifade ile barışa (İslâm’a) çağırmakta, barışın dışında bir yola başvurmanın ise en büyük düşmanımız olan şeytanın peşinden gitmek olduğuna işaret etmektedir.

İslâm ve Selâm kelimeleri aynı kökten gelir. Selâm, Allah’ın isimlerinden biri, Müslümanlığın alâmeti ve barışın işaretidir. Selâm, yeryüzündeki Müslümanların birbirleriyle her karşılaşma ve ayrılmalarında, birbirlerine barış ve huzur duasında bulundukları, günde binlerce defa tekrarlanan güzel bir duadır. Müslümanlar, birbirleriyle karşılaştıklarında Selâmün aleyküm diyerek selâm verir ve aleyküm selâm diyerek te selâm alırlar. Selam veren kimse karşısındakine, kardeşim benden sana zarar gelmez demektedir.

İslâm'ın bulunduğu her yerde ve her gönülde barış vardır, huzur vardır. Barış ortamı da güzel ahlâkla oluşur. Yüce Allah, iyiliği emretmiş bunun yanında, küfrü, fıskı, isyanı, zulmü, zorbalığı ve her türlü kötülüğü de yasaklamıştır. Bu sebeple Kuran'ın getirdiği güzel ahlakla yetişen bir Müslüman, herkese İslâm'ın emrettiği güzel ahlaki vasıflardan olan sevgi ve hoşgörüyle yaklaşır, her türlü fikre karşı saygılı, her zaman uzlaştırıcı ve çözüm odaklı olur ve gerilimi azaltan, kucaklayıcı ve adaletli davranışlar sergiler. 

İSLÂM MEDENİYETİNDE BİRLİKTE YAŞAMA AHLÂKI OLUŞTURAN FAKTÖRLER

1-İslâm dininin temel kaidelerinden biri, insanların ifade özgürlüğünü güvence altına almasıdır. Bu sebeple dinimiz, gerginliğe, anlaşmazlığa sebep olacak işler yapılmasını ve insanların özgür düşüncelerine karşı baskı yapılmasını yasaklamıştır. İnsanların bir dine inanmaya zorlanması, İslâm'ın özüne aykırı bir durumdur. Çünkü İslâm, kişilerin özgür iradeleriyle inanmalarını ve özgürce ibadet etmelerini emretmiştir. 

2-İslâm dininin temel kaidelerinden bir diğeri ‘‘Affedicilik” kavramıdır. Allah, Müslümanlara affedici olmalarını emretmiştir. Kuran-ı Kerim'de Yüce Rabbimiz bu hususta şöyle buyurur:                                                              

خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ

‘‘(Resûlüm!) Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.” (A'raf, 7/199)  

Her konuda bizim için en güzel örnek ve rehber olan Peygamberimiz (s.a.s.) hep affedici olmuştur. 

Efendimiz (s.a.s), kendisini yurtlarına sokmayıp, çoluk çocuğa taşlattıran Taif’lileri affetmiştir. Mekke’yi fethettiğinde intikam duyguları ile kimseye ceza vermemiş, onları inancını değiştirmek için zorlamamıştır. Kendisine her türlü eziyeti yapan, öldürmeye yeltenen ve evinden barkından eden Mekkelileri de affetmiştir.  Amcası Hz. Hamza’yı şehit eden vahşiyi ve onu azmettiren Hindi bile affetmiştir. 

Müslümanlar da, Peygamberimizin yaptığı gibi gerçek anlamda affedici ve merhametli olabilmeyi başarabildikleri zaman bütün dünya barış ve esenlik yurdu olacak ve yeryüzüne iyilikler hâkim olacaktır.

Hz. Peygamber (s.a.s), Mekke de insanları İslâm'a davet etmeye başladığında çeşitli sıkıntı ve zorluklarla karşılaşmıştır. Onun davetini kabul edip İslâm'a giren ashabı da sırf inançlarından dolayı ciddi sıkıntılara maruz kalmışlardır. Bazılarına işkence edilmiş, şehit edilmiş; bir kısmı Habeşistan'a hicret etmek zorunda kalmıştır. İnançlarından dolayı vatanlarından çıkarılan ve canlarına kastedilen Müslümanlara, barış yapma yollarını sonuna kadar aradıkları halde barış yapmaya muvaffak olamadıkları, yurtlarını ve canlarını korumak için kendileri ile savaşan müşriklere karşı son çare olarak savaşmalarına izin verilmiştir. İzin verilmeden önce savaşılırsa İslam dininde bir insanı öldürmek, bütün insanlığı öldürmekle bir tutulmuştur. Kuran-ı Kerim'de Yüce Rabbimiz bu hususta şöyle buyurur:                                                              

مَن قَتَلَ نَفْساً بِغَيْرِ نَفْسٍ أَوْ فَسَادٍ فِي الأَرْضِ فَكَأَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعاً وَمَنْ أَحْيَاهَا فَكَأَنَّمَا أَحْيَا النَّاسَ جَمِيعاً

‘‘Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur.” (Maide, 5/32)

Peygamber Efendimiz (s.a.s)  bu hususta şöyle buyuruyor:

‘‘Allah Teâla’nın katında bir mü'minin öldürülmesi, dünyanın yok olmasından daha büyük bir cürümdür. (suçtur, günahtır)” (Tirmizi, diyat, 7)

Hz. Peygamber'in uygulamalarından anlıyoruz ki İslâm'da izin verilen savaş (cihat), savunma savaşıdır. Çünkü İslâm'da barış esastır, öldürmek bir yana hiçbir canlının incitilmemesi İslâm'ın genel prensibidir. 

İslâm dininde Savaş’ın kaçınılmaz olduğu haller ise şunlardır:

1-Meşru savunma yapmak. 2-İslâm davetini güvence altına almak. 3-İnsan haklarını ve din hürriyetini korumak. 4-Anlaşmaları bozanları cezalandırmak. 5-İslam topraklarını yabancı devletlerden korumak.

İslâm dininde şunları elde etmek için asla savaşa izin verilmez: 

1-İslâm dinini kabul etmeye zorlamak. 2-Ülke sınırlarını genişletmek. 3-Ganimet elde etmek.

4-Başkalarının gelir kaynaklarına el koymak. 5-Başkalarına üstünlük sağlamak. 

Hz. Peygamber dönemi, harp tarihinin en az kan döküldüğü dönemdir. Çünkü Efendimiz (s.a.s), her zaman düşmanı yok etmeyi değil, kazanmayı amaç edinmiştir. İslâm davasını birer birer büyütmüştür. 

Bi’r-i Maun ve Reci olayları hariç tutulursa, Müslümanların bütün bu savaşlarda verdiği şehit sayısı 138 kişidir. Kureyza Yahudileri (400-900) hariç tutulursa, müşriklerin bu savaşlarda ki ölü sayısı ise 216 kişidir. 

İslâm dininin insana verdiği değerin (inancı ne olursa olsun) en güzel ifadesi yaşanan şu olaydır: Huneyn savaşında Müslümanlar öfkelerine yenik düşmüşler ve müşriklerin çocuklarını öldürmüşlerdi. Rasülullah (s.a.s) bunu duyunca çok üzüldü. Useyd b. Hudayr: Ya Rasülallah! bunlar sonuçta babalarıyla savaştığımız müşrik çocukları değil mi? niçin bu kadar üzülüyorsunuz deyince; 

Peygamberimiz (s.a.s), şöyle buyurdular: ‘‘Bu çocuklar müşrik çocukları da olsa bunlar insandır. Bugün sizin en hayırlı olanlarınız müşrik çocukları değil miydi? Dikkat ediniz, kesinlikle çocuk öldürmeyiniz. Her can Allah'ın fıtratına göre yaratılmıştır. ’’ (Ahmed b. Hanbel Müsned, 3/435.)

Peki, günümüzde durum nasıl? İslâm dininin başta insana, canlı cansız bütün varlıklara, savaş ahlâkına ve barışa verdiği değer ortadayken, sözüm ona, sözde ilerici, insan hakları çığırtkanlığı yapan batıl ve Siyonist devletler, bir bombayla birlerce masum canı, çoluk, çocuk, kadın, yaşlı, (Özellikle de Müslüman) demeden katlediyorlar. Peygamberimiz döneminde 10 yılda ölen insandan daha fazlasını 10 dakikada öldürüyorlar.

3-İslâm dininin temel kaidelerinden bir diğeri de birlik ve beraberliktir. Birlik ve beraberliğin olduğu yerde kardeşlik, huzur, bolluk, bereket ve rahmet vardır. Dünya ve ahirette mutlu olmak, insanlarla da huzur ve barış içinde yaşamak, ancak birlik ve beraberlik içinde olmakla mümkündür. 

Medine’de Evs ve Hazrec adında iki kabile vardı. Bunlar İslam’dan önce birbirleri ile yıllarca savaşmışlar, İslamiyet’in gelişi ile birlikte kaynaşarak kardeş olmuşlar ve aralarındaki kavgaya son vermişlerdir. İslâm Dini, basit bir sebepten kardeşini öldürmekten çekinmeyenlerden oluşan bir toplumu, kardeşini yaşatmak için çırpınanlardan oluşan bir topluma dönüştürmüştür. (Asrısaadet) Ayrıca insanlar arsındaki kavgaları sona erdirmiş, haksızlıkları ortadan kaldırmış, insanlığa da huzur ve barış getirmiştir. 

Dinde kardeşliğin en güzel örneğini, Hz. Peygamber zamanında, Onunla birlikte yaşayan seçkin sahabeler ortaya koymuşlardır. Yüce Rabbimiz bu kardeşliği bir ayette şöyle tarif ediyor: 

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ 

‘‘Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki esirgenesiniz’’. (Hucurat, 49/10)     

Milli Şairimiz Mehmet Akif ERSOY 'da İslâm kardeşliğini şu dizelerle ifade etmiştir:

‘‘Girmeden bir millete tefrika, düşman giremez, Toplu vurdukça gönüller, onu top sindiremez.’’ 

Peygamberimiz (s.a.s), de “Hepiniz Âdem’densiniz. Âdem ise topraktandır.” (Tirmizi, Menakıp, 74) sözüyle cahiliyenin makam, şöhret, servet ve asabiyet üzerine kurulmuş sahte değer yargılarını yok etmiştir. 

Âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerle bize anlatılan kardeşlik, Muhacir-Ensar Kardeşliğidir.  

Biri Mekke’de, diğeri de Medine’de olmak üzere iki defa gerçekleştirilmiş ve rastgele de yapılmamıştır. Mekke’de Hz. Hamza ile Zeyd b. Harise kardeş ilan ediliyor. Böylece soylu-köle ayrımı ortadan kaldırılıyor. 

Medine de ise Muhacirle Ensar birbirlerine mirasçı bile olacak şekilde kardeş ilan ediliyor. 

Peygamberimiz (s.a.s), bir köle olan Zeyd b. Hariseyi Hz. Ebu Bekir’in, Hz. Ömer’in, Hz. Osman’ın ve Hz. Ali’nin bulunduğu bir orduya komutan tayin ediyor. Habeşli köle Hz. Bilal’i müezzini yapıyor. Fars (İran)’ lardan ilk Müslüman olan köle Selman-ı Farisi’nin (İslâm oğlu Selman) hendek kazma fikrini uyguluyor. 

ALLAH KATINDA İNSANIN DEĞERİ

Allah katında insan değerli bir varlıktır. Yaratılmışların en şereflisi ve Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. İnsanların renklerinin, dillerinin, ırklarının farklı olması ise Yüce Allah’ın sınırsız güç ve kudretini gösteren delillerdendir.  Çünkü insanoğlunu yaratan, yaşatan ve sayısız nimetlerle donatan O’dur.

Yüce Mevla'mız bu hususta bir ayette şöyle buyurur:

 وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوَانِكُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّلْعَالِمِينَ       

‘‘O'nun delillerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için (alınacak) dersler vardır.’’ (Rum,  30/22)

Diğer bir ayette ise Rabbimiz insanların aynı özden yaratıldığını dile getirmektedir:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُواْ رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَثِيراً وَنِسَاء 

‘‘Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın (meydana getirip) yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının.’’ (Nisa, 4/1.) 

Hz. Ali de “İnsanlar senin ya dinde kardeşin, ya da hilkatte eşindir” diyerek insanlığın aynı özden geldiğini ifade etmiştir. İnsanlar, her ne kadar değişik bedenlere bürünerek dünyaya gönderilmişlerse de, içlerindeki “insanlık özü” yani “ruh” aynıdır. Mevlânâ’nın dediği gibi, testilerin farklı olmasına aldanmamak gerekiyor. Zira toprak testiyi kırınca içinden akan can suyu hep aynıdır. 

Allah’ın ilk insan Âdem (as)’i yaratmasıyla insanın varlık sahnesindeki serüveni başlamıştır. Bu başlangıcın sebebi ise imtihana tabi tutulmaktır. Bununla birlikte insanlık ailesine, kıyamete kadar devam edecek ağır bir sorumluluk da yüklenmiştir. Bütün insanlık, bir arada yaşayacağı bu âlemi imar etmekle görevlendirilmiştir. Hâlbuki Allah dileseydi, bütün insanlığı tek tip bir millet yapabilirdi ama hikmeti gereği böyle yapmamıştır.

Rabbimiz, Kur’an’ı Kerim’de bu hususta şöyle buyurur:

وَلَوْ شَاء رَبُّكَ لَجَعَلَ النَّاسَ أُمَّةً وَاحِدَةً وَلاَ يَزَالُونَ مُخْتَلِفِينَ

‘‘Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek millet yapardı. (Fakat) onlar ihtilafa düşmeye devam edecekler.’’ (Hud, 11/118)Yüce Rabbimiz başka bir ayette şöyle buyuruyor:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوباً وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ 

‘‘Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.’’ (Hucurat, 49/13)

Peygamber Efendimiz  (s.a.s)  de bu hususta şöyle buyuruyor: 

“İnsanlar! Dikkat edin; Rabbiniz birdir, atanız da birdir. Takva dışında Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a; beyazın siyaha, siyahın beyaza bir üstünlüğü yoktur.” Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır.” (Buhari, Edebü’l-Müfred, 309-334.) 

Kur’an-ı Kerimde dinine, inancına, rengine, ırkına bakmaksızın insanın şerefli bir varlık olarak yaratıldığı açıklanmıştır. Rabbimiz bu hususta bir ayetinde şöyle buyurur:

وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى كَثِيرٍ مِّمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلاً 

‘‘Biz, hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. Onları, (çeşitli nakil vasıtaları ile) karada ve denizde taşıdık; kendilerine güzel güzel rızıklar verdik; yine onları, yarattıklarımızın birçoğundan gerçekten üstün kıldık.’’ (İsra, 17/70)

Yeryüzü bütünüyle Allah’ın mülkü, insanlar da öncelikle Allah’ın kullarıdır. İstisnasız olarak ve hiçbir ayrım yapmadan her insan, yaratılışı itibarıyla saygındır, Yüce Allah’ın değerli kıldığı bir varlıktır. İslam’a göre bütün insanlar büyük bir aile olan toplumun çocuklarıdır. İnsan da huzuru ve mutluluğu toplumla bulur. 

HZ. PEYGAMBER VE BİRLİKTE YAŞAMA AHLÂKI

Hz. Peygamber (s.a.s), belli bir zamana, mekâna ve topluma değil, tüm insanlığa gönderilmiştir. 

İslâm Medeniyetinde birlikte yaşamanın ilk tecrübesi de Medine de yaşanmıştır. Allah Rasulü (s.a.s)  döneminde Hristiyanlarla ilk ilişkiler (Habeş Kralı Necaşi, Taifli köle Addas, Necran Hristiyanları) Müslümanların Habeşistan’a hicretiyle; Yahudilerle ilk ilişkiler ise bizzat Hz. Peygamberin (s.a.s)  Medine’ye hicretiyle başlamıştır. (Beni Kaynuka, Beni Nadir, Beni Kureyza )

Hz. Peygamber (s.a.s) ve Hulefa-yı Raşidin döneminde Medine İslâm toplumunda, üç ilahî dinin mensupları arasında örnek ilişkiler kurulmuş, antlaşmalar imzalanmış, birlikte yaşama hukuku geliştirilmiş ve bu hukuk, ilk İslâm şehir devletinin anayasası da olan “Medine vesikası”  (anayasası, sözleşmesi) ile yazılı hâle de getirilmiştir. Bu belgede, Yahudilerin canları, malları ve dinî özgürlükleri güvence altına alınmış ve onların hak ve sorumlulukları da gösterilmiştir. Bu bakımdan bu vesika, hem farklı dinlere mensup insanların bir arada yaşaması, hem de din ve vicdan hürriyeti açısından son derece önemli siyasi ve hukuki bir belgedir. Hukuk tarihinin bilinen ilk yazılı anayasası olan Medine vesikasındaki, “Yahudilerden bize tabi olanlara, haksızlık yapılmaksızın ve aleyhlerindekilere de destek olmaksızın yardım edilecek ve iyi muamelede bulunulacaktır.” maddesiyle, Yahudiler Müminlerle bir toplum oluşturmuşlar ve beraberce yaşamışlardır. Haksızlık yapmadıkça ve suç işlemedikçe herkes bu hükme dâhildir. Bu anayasaya muhalefet (ihânet) eden beni Kureyza Yahudileri ise cezalandırılmışlardır.

Hz. Peygamberin Medine’de oluşturduğu çok inançlı ve kültürlü yapı,  İslâm dininin medeniyet anlayışını, insana yaklaşımını göstermesi bakımından oldukça önemlidir. Veda Hutbesinde her insanın canının, malının ve inancının dokunulmaz olduğunu ve her türlü saldırıya karşı korunması gerektiğini ilan edilmiştir.

Peygamber Efendimiz  (s.a.s)  bu hususta şöyle buyuruyor:

‘‘Kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız bu belde içinde, bu ayda, bu günün haramlığı kadar birbirinize haramdır.’’ (Buhari, ilim, 9)

İslâm dininin dünya da süratle yayılmasında diğer inanç mensuplarına gösterilen müsamaha ve merhametin önemli bir etkisi vardır. İnsanlar her zaman birlikte yaşayacakları kimseler konusunda seçim yapma hakkına sahip olmayabilirler. Çünkü doğmadan önce kimin nerede doğup kimlerle yaşayacağı kimseye malum değildir; bu yüzden birlikte yaşama, karşılıklı hoşgörüyü ve merhameti zorunlu kılmaktadır. 

Bu sebeple insanın diğer insanlara Allah’ın en değerlisi olarak bakması ve öyle davranması gerekir.

Peygamber Efendimiz  (s.a.s)  bu hususta şu iki hadiste şöyle buyuruyor:

‘‘İnsanlara merhamet etmeyene, merhamet edilmez.’’ (Buhari, tevhid,2)

‘‘Mü'min cana yakındır. Dostluk kurmayan ve kendisiyle dostluk kurulamayan kimsede hayır yoktur.’’ (İbn Hanbel, 2/40)

HZ. PEYGAMBER SONRASI BİRLİKTE YAŞAMA AHLÂKI

Hz. Peygamber sonrası Müslümanlar, Müslüman olmayan insanlarla beraber yaşama ahlâkını devam ettirmişler ve insanlığa, başka din ve kültür mensuplarıyla bir arada yaşamanın ve ortak bir medeniyet oluşturmanın en güzel örneklerini göstermişlerdir. (MEDİNE, SELÇUKLU, OSMANLI VE TÜRKİYE) Hz. Peygamber (s.a.s) ve ashabının temellerini attıkları birlikte yaşama ahlakı sayesinde Endülüs’ten Hindistan’a, Afrika’dan Asya’ya İslam coğrafyasının dört bir köşesinde örnek toplum modelleri ortaya koymuşlardır. Kudüs, Şam, Bağdat, Kahire, İskenderiye, Kurtuba, Üsküp, Saray Bosna bu şehirlerdendir.

Hz. Peygamber (s.a.s)’in hoşgörü, şefkat, merhamet, affedicilik ve sevgi üzerine inşa ettiği İslâm toplumun yansıması Anadolu’da “YARATILANI SEVERİM, YARATANDAN ÖTÜRÜ.” anlayışını inşa etmiştir. Anadolu coğrafyası, binlerce yıllık tarihinde farklılıkları içinde barındırmış, farklılıkları birer zenginlik olarak görmüş, barış ve hoşgörü içinde yaşamış önemli bir örnektir. Farklı millet, kültür ve dinlerin kesişim noktaları olan; Antakya, Edirne, Bursa, Mardin, İstanbul gibi Anadolu şehirleri, hoşgörünün ve saygının hüküm sürdüğü huzur ve barışın merkezi örnek şehirler olmuşlardır. 

Yunus Emre, Mevlânâ, Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayram Veli vb. şahsiyetler de düşünceleri, sevgi ve hoşgörü anlayışları ile Anadolu kültür ve medeniyetinin bu alandaki en değerli temsilcileri olmuşlardır. 

Meselâ KOCA YUNUS’un; ‘‘Bir kez gönül yıktın ise, Bu kıldığın namaz değil, Yetmiş iki millet dahi,  Elin yüzün yumaz değil’’, ‘‘Gelin tanış olalım,  İşi kolay kılalım, Sevelim sevilelim, Dünya kimseye kalmaz” ve Ben gelmedim dâvî için, Benim işim sevi için, Dostun evi gönüllerdir, Gönüller yapmaya geldim.’’ dizeleri, tarihte İslam’la ve irfanla yoğrulan Anadolu coğrafyasının barışın, huzurun ve birlikte yaşamanın merkezi hâline geldiğinin en önemli işareti ve belgesidir. 

GÜNÜMÜZ TOPLUMUNDA BİRLİKTE YAŞAMA AHLÂKI

Birlikte yaşama konusu, günümüz toplumlarının en başta gelen problemlerinden biri haline gelmiştir. Kuşlar gibi uçmayı ve balıklar gibi yüzmeyi başarabilen insanlık maalesef, birlikte huzur ve mutluluk içerisinde kardeşçe yaşamayı bir türlü başaramamıştır. 

Kimilerinin tanımladığı gibi artık dünya, çeşitli ırklara, dinlere ve kültürlere mensup insanların birbirleri ile iletişim hâlinde bulunduğu ve hatta dünyanın pek çok yerinde beraber yaşamak zorunda olduğu, kimisi açlık sınırının altında yaşarken, kimisinin obeziteyle mücadele ettiği büyük bir köy hâline gelmiştir. Çünkü iletişim ve ulaşım araçları; devletler, kültürler ve insanlar arasındaki duvarları ortadan kaldırmış, kültürler arası iletişim hızlanmış, insanları birbirinden ayıran birçok engel yok olmuştur. Halklar, ülkeler ve kıtalar arsındaki engeller ortadan kalkınca farklı kültürler, birbirleri ile daha çok ve daha sık karşılaşır olmuşlardır. 

Öte yandan, çağın insanlıkla en büyük imtihanlarından biri olan zorunlu göçler ve daha müreffeh hayat arayışları da insanları farklı ülkelerde ve farklı şehirlerde yaşamaya sevk etmiştir. Bu sebeple ülkeler, kültürler ve dinler arası iletişim artmış, farklı kimliklerin bir arada yaşama zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Hiç kimsenin bu sürece kayıtsız kalması da mümkün değildir. Burada önemli olan kimliği, kişiliği ve değerleri kaybetmeden, biz olabilmek, biz kalabilmek kısaca; insanca yaşayabilmek ve insanı yaşatabilmektir.

Çeşitli ırklara, coğrafyalara, kültürlere, inançlara ve dillere mensup insanların bir arada huzur ve güven içinde birlikte yaşayabilmesi için yalnızca birtakım hukuki düzenlemeler de yeterli değildir. Bununla birlikte her toplumda birlikte yaşama ahlakı ve kültürünün de oluşturulmasına ihtiyaç vardır. Çünkü birlikte; huzur, barış ve güven içinde yaşama, ancak sağlam bir inanç ve ahlâk temelinde gerçekleşebilir. Bu sebeple asıl önemli olan, birlikte yaşamanın toplumun bütün bireyleri tarafından özümsenmesi ve âdeta bir yaşam biçimi hâline getirilmesidir. Zira hukuk devletinin bulunmadığı, kanunların adil olmadığı ve adâletin bir hayat tarzı olarak hayata geçirilemediği toplumlarda, birlikte yaşamaya ilişkin kanuni düzenlemeler sadece kâğıt üzerinde kalır ve asla uygulanmaz. Bunun en güzel örneği de ‘‘İnsan hakları evrensel beyannamesi’’dir. 

Ölen Müslümansa (Çocuk, Yaşlı, Kadın fark etmez) bu beyannameyi açıklayanlara göre ölenin bir kıymeti ve önemi yoktur. Ama ölen kendi milletlerinden bir kişi bile olsa Dünyayı ayağa kaldırırlar. Fransa çocuklarına ağlar. Hatta daha da acı olanı; kıyıya vurmuş bir balinaya bir insandan, özellikle de bir Müslüman’dan daha fazla değer verirler. Bu da bize batıl devletlerin çıkardığı yasa ve kanunların kendi milletlerinin yararı için yapıldığını gösterir. Kısaca, onlardan isen (İnanç, Irk, Devlet ) insansın, değerlisin, onlardan değilsen, onların gözünde hiçbir değerin ve önemin yoktur. Bunun en önemli örneğini Siyonist İsrail’in Filistin’le yaptığı esir takaslarında da görmekteyiz. Bir İsrailli esire karşılık binlerce Filistinli mahkûm serbest bırakılmaktadır. Bu durum bir Müslümanın bir batıl karşısındaki değerini göstermektedir. 

Bugün insanlar, modern dünyanın birçok bölgesinde ve başta mazlum ve mağdur Filistin olmak üzere, bütün İslam coğrafyası hak ihlallerine maruz kalmaya ve en temel hak olarak kabul edilen yaşama hakkı başta olmak üzere, düşünce ve inançla ilgili ihlaller yaşamaya hâlâ devam etmektedirler. 

Her insanın doğuştan sahip olduğu temel hak ve özgürlüklerin önündeki en büyük engel; ötekileştirme, farklılıklara tahammül edememe ve farklılıkları tehdit olarak görme anlayışıdır. 

Batıl toplumlarında Müslümanlara karşı nefret söylemleri, ayrımcılık politikaları gibi birlikte yaşamayı zedeleyen olumsuz örnekler görülmektedir. Bunun en çarpıcı örneklerini, günümüz batıl toplumlarında görülen ve hızla yükselen İslâm korkusu/ islamofobinin ortaya çıkardığı tablolarda görmek mümkündür. 

Bugün, tarihimizin aksine aleyhte propagandalarla insanlarda İslam’la ilgili birtakım ön yargılar oluşmuştur. Bu ön yargılar, İslam’ın hoşgörüsü ve barışı ile hiç bağdaşmamaktadır. Barış anlamına gelen İslâm dinini savaş ve terörle anmak sâlim bir akıl ile asla izah edilemez. Hâlbuki İslam’ın temel prensibi, insan hayatının dokunulmazlığı ve insanın ilke olarak ta masum ve saygın olmasıdır. Çeşitli ırklara, renklere, kültürlere mensup insanların huzur ve güven içinde birlikte yaşayabilmesi için en başta insanların can, mal ve ırz güvenliğinin sağlanması gerekir. İşte İslâm âlimlerinin, korunmasını dinin temel hedefi olarak belirledikleri ‘‘zarurât-ı hamse’’ aslında İslâm’ın bu husustaki yaklaşımını ortaya koymaktadır. İslam dininin amacı, bu beş hedefi güvence altına almaktır. Bunlar: Canın korunması, aklın korunması (düşünce özgürlüğü), ırz ve namusun korunması, dinin korunması (inanç özgürlüğü) ve malın korunmasıdır. Korunması hedeflenen bu beş ana unsur, her türlü insan haklarını kapsamaktadır. Bu hakları insana veren, başka bir insan veya kurum ve kuruluş değildir. Bu haklar, Allah’ın insana vermiş olduğu bir doğal lütuftur. Çünkü Yüce Allah insanı yeryüzünde halife, eşrefi mahlûkat ve insanlık emanetini taşımaya ehil bir varlık olarak yaratmıştır.

Maalesef, kimi İslâm toplumlarında da farklılıkları bir rahmet vesilesi olarak göremeyen ve İslâm kardeşi olduğunu unutan Müslümanlar arasında; mezhepçilik, ırkçılık, ideolojik ayrımcılık sebebiyle hiç istenmeyen iç çatışmalar yaşanmaktadır. Masum canlar bir hiç uğruna hunharca katledilip, şehirlerin tarihi ve kültürel dokuları da tahrip edilmektedir. Böyle davranan Müslümanlar da diğer milletlere kötü örnek olmaktadırlar.

ÖZET

İslâm’da, İslâm’ı kabul etmeyenlerin yok edilmesi, ortadan kaldırılması anlayışı hiçbir zaman olmamıştır. Çünkü bu kimse, her ne kadar dinde ve itikatta Müslümanlara karşı da olsa bir insandır ve bir insanın sahip olduğu bütün haklara sahiptir. İslâm coğrafyasında başka inanca sahip olanlar, kendi inancını koruyarak Müslümanlarla yan yana yaşamak isterlerse, bu hususta kendilerine imkân verilir ve asla baskı yapılmaz. Bunun en güzel örneği Anadolu coğrafyasıdır. Yüzyıllardır farklı kültürler, bu topraklarda huzurlu bir şekilde yaşamaktadır. Ülkemizdeki farklı kökenlerden gelen insanların, bu milletin bir ferdi olarak, ortak paydası, mayası ise ‘‘İslamiyet ve vatandaşlıktır.’’ İslamiyet’ten beslenen milli kültürümüz, tarih boyunca vatandaşı olan fertlerin kökenlerine göre değil, sahip oldukları kıymet ve değerine göre davranmayı öğretmiştir. Etnik milliyetçiliğin dünyayı sardığı bir dönemde, bizi birleştirecek olan yegâne güç, İslâm’dır. 

İnsanlığı ve İslâm ümmetini şiddet belasından kurtarıp, onlara; barış, huzur ve adaleti getirmenin yolu, Yüce Kur’an’ın ve Hz. Peygamberin birlikte yaşama ahlâkı ile ilgili hikmet yüklü mesajlarına kulak vermektir. Allah’ın, Rahmân sıfatı gereği, mü’min kâfir ayırımı yapmadan herkese rızık verdiği gibi, Rahmân’ın arşı mesabesinde gönül taşıyan insanların da, diğer insanlar arasında inanan-inanmayan diye ayrım yapmaması ve Efendimizin mesajlarını doğru okuması, anlaması ve gereğince amel etmekle yükümlü olduğunu da asla hatırdan çıkarmaması gerekir. 

Öte yandan, günümüz dünyasında, farklı görüşlere tahammülün giderek kaybolmaya başladığı ve insanların her geçen gün birbirlerini daha az anladığı hatta anlayamaz hâle geldiği bir zamanda, karşısındakini Allah’ın bir âyeti olarak görerek, anlamaya ve hoş görmeye çalışması gerekir.

Bugün, aziz milletimizi birlik ve beraberlik içinde tutan, aynı gayelere yönelten, yüce dinimizin emirleri, milli ve manevî değerlerdir. Coğrafyamızın yeniden selâm ve emân yurdu olması; İslâm’ın medeniyetler inşa eden eşsiz ilkelerine sımsıkı sarılmakla, farklılıkları da çatışma ve yıkım sebebi değil, ilahi kudretin bir delili olarak görebilmekle mümkündür Hangi din, mezhep, meşrep ve anlayış bir masumun kanını akıtmayı, camileri bombalamayı, türbeleri, mezarları yakıp yıkmayı meşru bir davranış görebilir?

Bugün Müslümanların, milli ve manevi değerlerin zayıflamaya başladığı, dostlukları, menfaat ilişkilerinin belirlediği günümüz toplumunda, kendilerine bir huzur reçetesi gibi verilmiş olan “din kardeşliğini” ve birlik-beraberlik anlayışlarını bir daha gözden geçirmeleri gerekir. 

Öte yandan bir Müslümanın kendisiyle; çevresi ve bütün yaratılmışlarla barışık olması, dinin emrettikleri şeyleri yapıp, yasak ettiği şeyleri ise yapmaması, her hak sahibine hakkını tastamam vermesi, kimseye düşmanlık yapmaması, insanlar, diğer canlılar, fert ile toplum, beyaz ile siyah ve tüm insanlar arasında da adaletin, huzur ve barışın sağlanması için bütün gayretiyle çalışıp çabalaması gerekir.

Bugün birlikte yaşamayla ilgili sıkıntıları, karşılıklı saygı, anlayış ve hoşgörüyle aşmak mümkündür. Tabi ki tek taraflı bir hoşgörü olmaz. Her zaman bir tarafın çıkarına olan bir iletişim tarzı da kabul edilemez. Toplumda; inanan-inanmayan, şehirli-köylü, âlim-cahil, zengin-fakir, kadın-erkek, yaşlı-genç bütün kesimleriyle tam bir birlik ve beraberlik oluştuğunda, gerçek anlamda bir birlikte yaşamadan bahsedilebilir. İşte İslam’ın bizlerden istediği ve emrettiği yaşam tarzı da budur.

SONUÇ OLARAK

Geliniz, hesap günü geldiğinde hesabını verebileceğimiz bir ömür, bizden sonraki nesillerin hayırla yâd edeceği iyi bir gelecek ve yaşanılabilir güzel bir dünya bırakmaya gayret edelim. 

Geliniz, hep birlikte kötülükleri bertaraf edebilmek, her türlü ayırımcılığın önüne geçebilmek ve beraberce bu dünyada huzur içinde yaşayabilmek için sevgi, saygı, hoşgörü, merhamet ve adalet başta olmak üzere tüm ahlâki erdemleri hayatımıza hâkim kılalım. 

Geliniz, yaşadığımız şu modern zamanlarda, farklılıklarımızı zenginlik kabul edip, birbirimizi ötekileştirmeden, farklı düşünce ve inançlar üzerinde de asla baskı yapmadan, farklı cins, dil ve ırktan insanlarla huzur ve barış içinde bir arada yaşayabilmenin yollarını arayalım. 

Geliniz, Rabbimizi darıltmayalım, Peygamberimiz (s.a.s)’i gücendirmeyelim.

Her zaman Kur’an’ın hayat veren ilkelerine uymaya gayret edelim. 

Peygamber Muhammed Mustafa (s.a.s)’in çağlar üstü örnekliğini esas alalım. 

Geliniz, hem dünyamıza hem de birbirimize sahip çıkalım ve iyiliği yeryüzüne hâkim kılalım.

Çünkü BİZ, BİR'İZ ve BİR'DENİZ. 

DÜNYA Bize EMANET, Bizde Birbirimize emanetiz. 

Emanete sahip çıkalım. Emanet sorulunca da cevabını verebilelim.

Cumamız Mübarek Olsun.

VAAZI İNDİR

Hazırlayan: Salih Sayın / Sakarya / Arifiye UzmanVaizi