Allah'a Kul Olan Hürdür!
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
Aziz Müminler!
Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a, salât ve selâm, bizlere gerçek özgürlüğün yolunu öğreten ve bizi maddeye ve fani olana kul olmaktan kurtaran Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.av.), âline ve ashabına olsun.
Bugün ki sohbetimizde sizlerle insanlığın en çok konuştuğu ama çoğu zaman yanlış anladığı ve bunun doğal bir sonucu olarak insanların en çok suistimal edildiği bir konuyu konuşacağız: Hürriyet veya güncel ifadelerle Özgürlük.
Bu büyülü kelime, tarih boyunca insanları hep ilgilendirmiş ve buna bağlı olarak insanlar hep özgürlük arayışı içerisinde olmuşlardır.
İnsanlığı bu kadar meşgul eden Özgürlük nedir? Özgür olmak nasıl mümkün olur?
Kıymetli Kardeşlerim,
Modern dünyada özgürlük bambaşka bir şekilde sunuluyor.
Özgürlük, canının her istediğini yapmak gibi anlatılıyor.
Hiçbir sınır tanımamak özgürlük sayılıyor.
Hiçbir otoriteye boyun eğmemek yüceltiliyor.
Sorumluluklar bir yük gibi gösteriliyor.
Hayatın konforunu bozan her şey düşman ilan ediliyor.
İnsanlar, kendine yük olanları terk etmeye teşvik ediliyor.
Böylece bağlar koparılıyor, ilişkiler zayıflatılıyor.
Özgürlük, kaçış ve başıboşluk olarak pazarlanıyor.
Acaba gerçekten her istediğini yapan insan özgür müdür? Veya herkes her istediğini yapsa dünyanın yaşanabilirliği ne olur?
Kıymetli Cemaat!
Günümüz dünyasında bu “sihirli kelime” masum gibi sunuluyor.
Oysa özellikle gençleri hedef alan güçlü bir araç olarak kullanılıyor.
İnsanları yavaş yavaş geleneklerinden koparıyor.
Sahip oldukları değerleri aşındırıyor.
Aile bağlarını zayıflatıyor.
Bireyi yalnız ve savunmasız hâle getiriyor.
Herkesi tek tek kendi kabuğuna hapsediyor.
Ardından kapitalizmin ve beşerî sistemlerin önüne sürüyor.
İnsanları birer tüketiciye ve itaatkâr parçaya dönüştürüyor.
Tıpkı oltanın ucundaki yem gibi, onları sömürü düzenine çekiyor.
Bunu yaparken bin bir türlü slogan üretirler.
“Yaşasın özgürlük”, “Sen özgürsün”, “Her şey özgürlük için”, “Özgürlük uğruna…”
Bu sözler ilk duyulduğunda insanın kulağına hoş gelir, gönlünü okşar.
Ama hakikatte bu cümlelerin çoğu masum değildir.
Aksine, bu parlak kelimelerle örülen özgürlük söylemi; özellikle gençleri köksüzleştirmek, savunmasız bırakmak ve onları kolayca yönlendirilebilir hâle getirmek için kurulan bir tuzaktır.
Çünkü onlar çok iyi bilirler ki;
değerleri olan, sınırları olan, bir hakikate bağlı yaşayan insan ne güdülebilir ne de sömürülebilir.
İşte bu yüzden önce sınırları yıkarlar, sonra vicdanı sustururlar, ardından insanı istedikleri yere sürüklerler.
Peki, vadedilen özgürlük gerçek manada insanı hür bir birey haline getiriyor mu? Can alıcı soru burası. Bu sorunun cevabı en kestirme yoldan kesinlikle “Hayır” olacaktır. Neden mi?
Çünkü hayatın pratiği, söylenenden-vadedilenden çok farklıdır. Kulağımıza fısıldanan “istediğini yapabilirsin” sözünün karşılığı, modern kapitalizmin ya da popüler kültürün sunduğu alternatiflerden ibarettir. Yani kişi yapmak istediklerini kendisine sunulan seçeneklerin içinden seçmeli. Giyeceği kıyafetin şeklini ve hatta markasını kendisine sunulan alternatiflerden seçmelidir. Saçının, sakalının tıraşına varana değin hayatının her anına ve her alanına müdahale vardır aslında. Tabi sonunda bu sistem kişiyi kendine bağımlı hale getirip köleleştirir. Ayrıca popüler kültür diye adlandırılan kapitalist sistemin bir özelliği ve belki en sıkıntılı yönü ise var olanı sürekli eritip yerine yenisini getirip bağımlılığı dolayısıyla köleliği daha da artırmasıdır.
İnsanlar bu kısır döngü içerisinde farkında olmadan çok farklı kölelik tasmalarını boynuna geçirmiş ve onu sömüren onlarca tanrının kulu olmuş oluyorlar.
Sınır tanımama aldatmacası ise ilk etapta kulağa hoş geliyor. İstediğini ye, istediğini iç, istediğini giy, istediğin yere git vs. peki sonuçta ne oluyor? İnsan enerjisini gereksiz yerlerde ve insan saygınlığına aykırı bir şekilde tüketiyor ama yine gönlü huzura kavuşamıyor. Çünkü her istediğini yapabilmesi için çok çalışması ve paranın esiri olması gerekiyor. Kişi sınır tanımayan nefse teslim olmakla nefsinin kölesi olmuyor mu? Daha fazlasına sahip olmak isterken arzularının kölesi olmuyor mu?
Modern dünyanın kurbanlarına baktığımızda, arzularını dindirmek için sınırsız eğlencelerle kendilerini oyalıyorlar ama ertesi gün yine büyük bir buhranın ve boşluğun içinde farklı arayışların peşine düşüyorlar. Çünkü modern dünyanın kurbanları, mutlu olayım diye kendisine sunulan alternatiflerle daha da köleleştiriliyor ve susamış insana deniz suyu sunmuş gibi daha da fazla sıkıntıya düşürülüyor.
Dünyanın en müreffeh ülkeleri arasında intiharların artması, alkol tüketiminin önüne geçilememesi, sosyal bir varlık olan insanın yalnızlık girdabında bunalıma sürüklenmesi, her istediğini yapmanın insanı özgür kılmadığını aksine bireyi değişik bağımlılıklara ve dolayısıyla fani olana kulluğa zorladığını gösteriyor.
İnsana sunulan bu tür seçenekler, özgürlük değil; fark edilmesi zor bir bağımlılık ve köleliktir. Nefsinin, arzularının, modanın, paranın, şöhretin, hazların peşinden sürüklenen insan; zincirlerini kırdığını zannederken, aslında daha ağır prangalara vurulmaktadır.
Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur:
أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ
“Hevâsını (nefsî arzularını) ilâh edinen kimseyi gördün mü?”
(Câsiye, 23)
Demek ki insan, Allah’a kul olmayı reddettiğinde mutlaka başka bir şeye kul olur. Çünkü kul olmak insanın fıtratında vardır. G. K. Chesterton isimli bir İngiliz yazar “Ortodoksluk” isimli kitabında modern dünyanın akılcılığı esas almasını, pozitivizmin din yerine konulmasını eleştiriyor ve şöyle diyor: “İnsan Tanrıya inanmayı reddettiğinde o inanma boşluğunu başka ideolojilere veya komplo teorilerine inanarak karşılar”. Çok doğru bir tespit, çünkü insanı yaratan Allah c.c. fıtratına inanma ihtiyacını da yerleştirdi. Demek ki insan bir otoriteye boyun eğmeye mecburdur. O halde mesele, kime kul olacağını doğru seçebilmektir. Üstad Necip Fazıl’ın da dediği gibi;
Ya Allah’a baş eğer, hiç kimseye eğmezsin
Ya herkese baş eğer, hiçbir şeye değmezsin
İnsan inanmak veya inanmamakta serbesttir…
Evet, insanın aradığı gerçek özgürlük İslam’dadır. Çünkü Allah insanı yaratmış ve ona akıl ve irade gibi iki büyük nimet vermiş sonra da insana inanma veya inanmama özgürlüğünü bile tanımıştır. Bu özgürlük Kur’an-ı Kerim’de bize şöyle haber veriliyor:
لاَ إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ قَد تَّبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِن بِاللّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَىَ لاَ انفِصَامَ لَهَا وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
“Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O halde, kim tağutu tanımayıp Allah'a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Bakara-256)
إِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبِيلَ إِمَّا شَاكِرًا وَإِمَّا كَفُورًا
“Şüphesiz biz onu (ömür boyu yürüyeceği) yola koyduk. O bu yolu ya şükrederek ya da nankörlük ederek kat eder.” İnsan Suresi 3
Bu öyle bir özgürlük ki; insan Allah’a kul olmayı reddederse bile Allah onu hiç ihmal etmiyor, rızkını veriyor, çalıştığının karşılığını dünyada veriyor. Hatta Müslüman olmasını kolaylaştırmak için insanı fıtrat üzere yaratıyor ayrıca düşünmesi için ona zaman tanıyor, tefekkür etmesine vesile olacak türlü türlü olaylar karşısına çıkarıyor. Bundan daha büyük özgürlük mü olur? Hal böyle iken, bu fırsatları kaçırıp mahşerde pişmanlık duyup, salih amel işlemek üzere Allah’tan tekrar dünyaya dönmek isteyecek kişilere Cenab-ı Hak şöyle seslenecek:
وَهُمْ يَصْطَرِخُونَ فِيهَا رَبَّنَا أَخْرِجْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا غَيْرَ الَّذِي كُنَّا نَعْمَلُ أَوَلَمْ نُعَمِّرْكُم مَّا يَتَذَكَّرُ فِيهِ مَن تَذَكَّرَ وَجَاءكُمُ النَّذِيرُ فَذُوقُوا فَمَا لِلظَّالِمِينَ مِن نَّصِيرٍ
“Onlar cehennemde, "Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar ki dünyada iken işlemekte olduğumuzdan başka ameller, salih ameller işleyelim" diye bağrışırlar. (Onlara şöyle denilir:) "Sizi, düşünüp öğüt alacak kimsenin düşünüp öğüt alabileceği kadar yaşatmadık mı? Size uyarıcı da gelmişti. Öyle ise tadın azabı. Çünkü zalimler için hiçbir yardımcı yoktur." (Fatır-37)
Allah’ın Emir ve Yasakları İnsanın Özgür Olmasına Engel midir?
Aziz Müminler,
Gerçek özgürlük, insanı yaratan, her şeyin sahibi, kulunu en iyi tanıyan ve onun neyle huzur bulacağını en iyi bilen Allah’a teslim olmaktır. Rabbimiz buyuruyor ki:
وَمَن يُسْلِمْ وَجْهَهُ إِلَى اللَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى وَإِلَى اللَّهِ عَاقِبَةُ الْأُمُورِ
“Kim Allah’a teslim olursa, işte o kimse en sağlam kulpa tutunmuştur.”
(Lokman, 31/22)
İnsan, kalbini Rabbine teslim edince ve Rabbine kulluk yapmaya başlayınca gerçek huzuru ve gönül sükûnetini elde etmiş olur. İnsanın yaratıcısı olan Yüce Allah, kulunun ihtiyaçlarını en iyi bilendir. Mülk suresinin 14.ayeti kerimesi bu hakikati bize şöyle haber verir.
أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ
“Yaratan bilmez mi? O, en gizli şeyleri bilir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.”
Kardeşlerim,
Bazen insan kulluğu bir zincir sanır. Oysa kulluk zincir değil, gerçek özgürlüğün anahtarıdır. İnsanı alçaltan değil, yücelten bir şereftir. Çünkü Allah’a kul olan, Allah katında değerlidir. İnsanlara kul olan ise, insanların iki dudağı arasına mahkûmdur. Birazcık düşünebilen insan, Allah’ın emir ve yasaklarının kulun kendi menfaati için olduğunu hemen anlar. Çünkü ibadetler insanın ruhunu besleyen manevi vitaminlerdir. Yaratan Allah, kulunun kendisi ile olan bağını canlı tutması ve hayatın zorlukları ile daha sağlıklı mücadele edebilmesi için ibadetleri kuluna ikram etmiştir. Bu emirler, hikmetini bilenler için ilahi lütuf olarak değerlendirilirken bu idrake sahip olmayanlar açısından, henüz iyiyi ve kötüyü, faydalı ve zararlı olanı seçemeyen çocuğa bir büyüğünün doğru olanı emretmesi gibidir. Ama bu emir ve yasaklarda nihai hedef insanın korunması ve Allah tarafından desteklenmesi hikmeti vardır. Cenab-ı Hak bu hakikati ise şöyle ifade ediyor:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ
“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah'ın ve Resûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O'nun huzurunda toplanacaksınız.” (Enfal-24)
İbadetlerin kulun sıkıntılarına ilaç olduğunu ifade eden ayetlerden biri de Bakara Suresi’nin 153. ayetidir. Rabbimiz şöyle buyurur:
يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اسْتَعٖينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِؕ اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِرٖينَ
“Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım dileyin. Şüphesiz Allah sabredenlerin yanındadır.”
Bu ayet-i kerime, Allah Teâlâ’nın emirlerinin rastgele değil, kulun dünya ve ahiret saadeti gözetilerek konulduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Zira insan zayıftır; hüzne, korkuya ve sıkıntıya çabuk düşer. Yüce Allah, kulunu bu zorluklar karşısında yalnız bırakmamış; sabır ile iradesini, namaz ile de kalbini diri tutacak ilahi reçeteler sunmuştur. Demek ki Allah’ın emirleri bir yük değil, bilakis kul için bir rahmet ve hikmettir.
Nitekim Allah Rasûlü (s.a.v.) de namazın bu hikmetini yaşayarak bizlere öğretmiştir. O, hayatın bütün ağırlığına rağmen:
جُعِلَتْ قُرَّةُ عَيْنِي فِي الصَّلَاةِ
“Namaz gözümün nuru kılındı” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 20/306)
buyurarak namazın, ruhu dinlendiren, kalbi sükûnete erdiren ilahi bir bağ olduğunu ifade etmiştir. Çünkü namaz, kulun Rabbiyle doğrudan buluşmasıdır. Kul secdeye vardığında dünyevi yüklerinden arınır, ilahi huzurda teselli bulur.
Üstad Necip Fazıl da namazın bu diriltici ve onarıcı yönünü şu mısralarla ne güzel dile getirir:
“Namaz, sancıma ilaç yanık yerime merhem
Onsuz ebedi hayat benim olsa istemem.”
Üstadın bu ifadesi, Allah’ın emirlerindeki hikmeti idrak eden bir gönlün sesidir. Çünkü namaz, sadece bir görev değil; ruhu ayağa kaldıran, insanı kendine ve Rabbine döndüren ilahi bir nimettir. Bu yönüyle bakıldığında tüm ibadetler gibi namaz da, Allah’ın kullarına olan merhametinin en açık göstergelerindendir.
Allahu Teâlâ’nın yasakları da emirleri gibi derin hikmetler barındırır. Haram kılınan her şey, insanın fıtratını, aklını, neslini ve huzurunu korumaya yöneliktir. Nasıl ki namaz kalbi arındırıyorsa, haramlardan sakınmak da kalbi karartan unsurlardan uzak tutar. Alkolün veya kumarın topluma verdiği zararları hem çevremizde hem de dijital dünyadan yeterince görüp üzülmüyor muyuz? Yuvaların nasıl yıkıldığını, canların nasıl telef olduğunu, mala nasıl zarar geldiğini hep birlikte görmüyor muyuz?.
Değerli Müslümanlar!
Anlaşılıyor ki yasakların varlığı zaruridir. Çünkü mutlak özgürlük, insan fıtratına da toplum düzenine de uygun değildir. İnsan nefsinin sınırsız bırakılması, özgürlük değil; aksine hem bireyin hem de toplumun zararına olacak bir kaosa yol açar. Bu sebeple Allah Teâlâ, kullarının gerçek maslahatını bildiği için bazı fiilleri yasaklamış, böylece insanı hem kendisinden hem de başkalarına vereceği zarardan korumuştur.
Nasıl ki trafik kuralları bireyin hız özgürlüğünü kısıtlamasına karşılık, can güvenliğini sağlıyorsa; ilahi yasaklar da insanın heva ve hevesini sınırlandırarak toplum huzurunun selametini temin eder. Bu yönüyle yasaklar, insan hürriyetinin düşmanı değil, garantisidir.
Sonuç olarak, Allah’ın emir ve yasakları kulun aleyhine değil, lehinedir. Kul bu hikmeti idrak edip ibadetlere yöneldikçe, sıkıntılar hafifler, kalpler huzur bulur. Zira Allah, kendisine yönelen kullarını asla yalnız bırakmaz.
Değerli Mü’minler!
Rabbimiz buyuruyor ki:
اَلَّذٖينَ اٰمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللّٰهِؕ اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُؕ
Bunlar, iman edenler ve Allah’ı zikrederek gönülleri huzura kavuşanlardır. Bilesiniz ki gönüller ancak Allah’ı zikrederek huzura kavuşur.”
(Ra’d -28)
Bu ayet bize şunu öğretir: İnsan kulluk için yaratılmıştır. Yaratılış amacına uygun yaşayan insan huzurlu, dengeli ve özgür olur. Yoksa modern dünyanın boş vaatlerinin nefse hoş gelen büyülü hayal dünyası asla insanı huzura ve gerçek özgürlüğe kavuşturmaz. Bu tür söylemler, ekran karşısında her ne kadar cazip ve renkli olarak görünse de tecrübe edenler meselenin iç yüzünün öyle olmadığını haykırarak dile getiriyorlar.
Aziz Kardeşlerim!
Kulluğun zirvesi olan Peygamber Efendimiz (s.a.v), Miraç gecesinde Kur’an’da “abd” yani kul olarak anılır:
“Kulu Muhammed’i, bir gece Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya yürüten Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir.”
(İsrâ, 1)
Dikkat edin kardeşlerim:
Allah Resûlü’nün en yüce makamı kulluk makamıdır. O ki, kula kul olmayı, eşyaya, şana-şöhrete kul olmayı elinin tersiyle reddetmişti. Müşriklerin kendisine sunduğu son derece cazip teklifleri reddetmek her babayiğidin harcı değildir. Efendimiz (a.s.) bu teklifin ardında hem teklif sahiplerine hem de teklif edilen şeylere kulluk olduğunu çok iyi bildiği için şerefli olanı tercih etti ve “Bir elime Ay’ı bir elime Güneş’i koysanız yine de davamdan vazgeçmem.” diyerek gerçek özgürlüğü tercih etti.
Tarihin şahit olduğu en mümtaz şahsiyetlerden biri olan Efendimiz a.s.’ın damadı, Mü’minlerin 4. Halifesi ve Allah’ın Arslanı sıfatına haiz Hz. Ali r.a. özgürlüğüne çok düşkün bir insandı. Putlara tapmadı, kendisine teklif edilen dünyalıkları o da elinin tersiyle reddetti ve Allah’a kul olmayı her şeye değer gördü. Yüreğinde hissettiği bu şerefi bir gün şöyle dile getiriyordu:
كفاني عزاً أن تكون لي رباً
وكفاني فخرا أن أكون لك عبداً
أنت لي كما أحب
فوفقني لما تحب
“Allahım, senin bana Rab oluşun bana izzet olarak yeter, benim sana kul olmam da bana övünç olarak yeter. Allahım sen tam istediğim gibisin, beni de senin istediğin gibi bir kul olmaya muvaffak kıl”
Allah’a kul olmanın gerçek özgürlük olduğunu dünya bir kez daha Gazzeli yiğitlerden öğrendi. Bunca zulüm, toplu katliamlar, en ağır bombalara karşı verilen bu şanlı mücadele, dünya milletleri tarafından hayranlıkla karşılanırken bu sıra dışı cesaret ve teslimiyet binlerce kişinin Müslüman olmasına vesile olmuştur. Gazzeliler Mehmet Akif’in de dile getirdiği gibi
“Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz
Bu yol ki Hak yoludur, dönmek bilmeyiz yürürüz”
dediler ve adeta cehennemi masum bebeklerin, yaşlıların, kadınların ve mücahitlerin göğsünde söndürdüler, hem de hiç korkmadan. Hem de her şehadet haberine şükrederek. Kocasını ve evladını şehit veren anneler, “Rabbim ben de canımı vermeye hazırım, yeter ki bizden razı ol” diyecek kadar gözü kara bir iman fedaisidir. Bu duruşu, bu cesareti ancak gönülden iman eden Mü’minler sergileyebilir ki bu hal, cesaretin, fedakârlığın, gerçek özgürlüğün zirve noktasıdır.
Sonuç olarak;
Gerçek özgürlük Allah’a kul olmakla mümkündür
Allah’ın ahkâmına teslim olmayan kişi, birilerinin koyduğu hükümlere teslim olmak zorundadır
Hiç kimse Cenab-ı Hakk’ın kuluna merhamet ettiği ve selametini istediği gibi bizim iyiliğimizi istemeyeceğinden, anlamalıyız ki tek ve gerçek dost Allah c.c.dür.
Mevlana’nın dediği gibi;
“Ağaca dayanma çürür, İnsana güvenme ölür, Aç ellerini Rabbine, Seni bir tek O görür.”
Cenab-ı Hak bizi ve neslimizi kendisine gerçek manada kul olanlardan eylesin. Yalnız O’na ibadet eden ve yalnız kendisinden yardım isteyen kullarından olmayı bizlere nasip eylesin.
Hazırlayan: Ahmet Kadıoğlu / Akyazı Vaizi