okunma
Mutlu Evliliğin Sırrı: Sorun Çözme Becerisi
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِّتَسْكُنُوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُم مَّوَدَّةً وَرَحْمَةً إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
“Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O'nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.” (Rum: 30/31)
Aziz Müminler!
Yüce dinimiz İslâm’ın temel gayelerinden biri, fertten başlayarak sağlam, huzurlu, güvenli ve ahlâklı bir toplum meydana getirmektir. Bunun için dinimiz insanın yalnızca Rabbiyle olan ilişkisini değil, kendisiyle, ailesiyle, akrabalarıyla, komşularıyla ve içinde yaşadığı toplumla olan ilişkilerini de düzenlemiş; insanın dünya ve ahiret saadetini sağlayacak ölçüler ortaya koymuştur.
Toplumu meydana getiren en temel yapı ise hiç şüphesiz ailedir.
Aile sağlam olursa toplum sağlam olur. Ailede sevgi, merhamet, adalet ve güven hâkim olursa bu değerler zamanla toplumun bütün katmanlarına yayılır. Buna karşılık ailede kavga, şiddet, güvensizlik, bencillik, ilgisizlik ve sorumsuzluk artarsa bunun olumsuz etkileri yalnızca karı-koca arasında kalmaz; çocuklara, akrabalara ve nihayet bütün topluma yansır.
Bu sebeple huzurlu bir toplum istiyorsak işe öncelikle ailemizden başlamamız gerekir.
Bir çekirdeğin içinde koca bir ağacın özellikleri saklı olduğu gibi, ailenin içerisinde de geleceğin toplumunun özellikleri saklıdır. Bugün ailede yetişen bir çocuk yarın öğretmen, doktor, mühendis, esnaf, yönetici, hâkim, anne veya baba olacaktır. O çocuğun ileride görevini hangi ahlâkla yapacağı, emanete nasıl sahip çıkacağı, adaletli mi yoksa menfaatçi mi olacağı, insanlara merhametle mi yoksa çıkar gözüyle mi bakacağı büyük ölçüde yetiştiği ailede edindiği değerler belirleyecektir.
Bu bakımdan aile, sadece aynı çatı altında yaşayan birkaç kişinin oluşturduğu bir birliktelik değil; sevginin, sadakatin, sabrın, kanaatin, iffetin, merhametin, fedakârlığın ve sorumluluğun yaşandığı bir medeniyet ocağıdır.
Evliliğin Gayesi: Huzur, Sevgi ve Merhamet
Ailenin iki temel unsuru kadın ve erkektir. İslâm, kadın ile erkeği birbirlerinin rakibi değil, hayat yolculuğunda birbirlerini tamamlayan iki eş olarak görmektedir. Yüce Rabbimiz bu hususta şöyle buyurmaktadır:
“Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O'nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.” (Rum: 30/31)
Bu ayet-i kerime aile hayatının üç temel sütununu göstermektedir. Sükûnet, meveddet ve rahmet.
Sükûnet, eşinin yanında huzur bulmaktır. Meveddet, sevgiyi yalnız kalpte taşımak değil, söz ve davranışlarla göstermektir. Rahmet ise eşinin hastalığı, sıkıntısı, kusuru, yaşlılığı ve zayıf tarafları karşısında merhametli olabilmektir.
Sevgi özellikle güzel günlerde kendini gösterir; fakat rahmet çoğu zaman zor günlerde belli olur. İnsan eşine gençliğinde, sağlığında ve rahat zamanlarında değil; hastalığında, sıkıntısında, yaşlılığında ve güçsüz düştüğü zamanlarda da sahip çıkabiliyorsa evliliğin gerçek anlamı ortaya çıkar. İşte bunun için mutlu evlilik, hiç problem yaşanmayan evlilik değildir; problemleri birbirini incitmeden, saygı, hüsnüzan, müsamaha ve adalet içerisinde çözebilen insanların evliliğidir.
Ailede Hak ve Sorumluluk Dengesi
Aile hayatı, eşlerin birbirlerinden birtakım haklar talep ettikleri bir birliktelik değil, aynı zamanda birbirlerine karşı sorumluluk üstlendikleri ahlâkî bir emanettir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, “Kadınların, yükümlülükleri kadar meşru hakları da vardır.” (Bakara, 2/228) buyrularak aile hayatında karşılıklılık esasına dikkat çekilmektedir. Bu sebeple ailede sürekli “Benim hakkım nedir?” diye sormak yerine zaman zaman “Ben üzerime düşen sorumluluğu yerine getiriyor muyum?” diye de sormak gerekir. Nitekim Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
كُلُّكُم راعٍ ، وكُلُّكُمْ مسؤولٌ عنْ رعِيتِهِ : الإمامُ راعٍ ومَسْؤُولٌ عَنْ رعِيَّتِهِ ، والرَّجُلُ رَاعٍ في أهلِهِ وَمسؤولٌ عنْ رَعِيَّتِهِ وَالمَرأَةُ راعيةٌ في بيتِ زَوجها وَمسؤولةًّ عَنْ رعِيَّتِها ، والخَادِمُ رَاعٍ في مال سَيِّدِهِ وَمَسؤُولٌ عَنْ رَعِيتِهِ ، وكُلُّكُم راع ومسؤُولٌ عَنْ رعِيَّتِهِ
“Hepiniz çobansınız; hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Devlet reisi de bir çobandır ve sürüsünden sorumludur. Erkek, ailesinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Kadın, kocasının evinin ve çocuklarının çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Köle, efendisinin malının çobanıdır; o da bundan sorumludur. Netice itibariyle hepiniz çobansınız ve güttüğünüz sürüden sorumlusunuz.”
(Buhârî, Nikâh, 90; Müslim, İmâre, 20)
Öyleyse aile, Rabbimizin bizlere lütfettiği büyük bir nimet olduğu kadar, aynı zamanda sorumluluğunu omuzlarımıza yüklediği kıymetli bir emanettir. Eşler birbirlerine Allah’ın birer emaneti; çocuklar da anne ve babaya korunması, güzel yetiştirilmesi, sevgi ve merhametle büyütülmesi için verilmiş birer emanettir. Bu sebeple insan, ailesine karşı söylediği sözlerin, sergilediği davranışların, gösterdiği sevgi ve merhametin yahut sebep olduğu kırgınlık ve haksızlıkların bir gün karşısına çıkacağını unutmamalıdır. Çünkü emanet yalnızca korunmak için verilmez; emanetin bir sorumluluğu, sorumluluğun da Allah’ın huzurunda bir hesabı vardır.
Öyleyse eşimize nasıl davrandığımızı, çocuklarımızın gönlünde nasıl bir iz bıraktığımızı zaman zaman kendimize sormalıyız. Zira aile hayatındaki gerçek başarı, yalnızca aynı çatı altında yıllarca yaşamak değil; Allah’ın bize emanet ettiği gönülleri incitmeden, haklarını gözeterek, sevgi, merhamet ve güzel ahlâkla koruyabilmektir.
Mutlu Ailenin Temeli: Karşılıklı Saygı
Evlilik ilişkisinin sağlıklı ve sürdürülebilir olmasında sevgi kadar belirleyici olan temel değerlerden biri de karşılıklı saygıdır. Sevgi eşler arasındaki duygusal yakınlığı güçlendirirken saygı, bu yakınlığın kişilik haklarını, bireysel farklılıkları ve insan onurunu koruyan sağlıklı bir ilişki biçimine dönüşmesini sağlar. Nitekim Yüce Rabbimiz:
وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ “Onlarla (kadınlarla) iyi geçinin.” (Nisâ, 4/19) buyurmaktadır.
Ayette geçen “ma‘rûf üzere geçinme” ilkesi, evliliği yalnızca hukuki bir birliktelik veya aynı hayatı paylaşma biçimi olarak değil; iyilik, nezaket, hakkaniyet, karşılıklı anlayış ve toplumsal olarak kabul gören güzel davranışlar çerçevesinde yürütülmesi gereken ahlâkî bir ilişki olarak ortaya koymaktadır. Bu bakımdan eşe saygı; onun düşünce ve duygularını önemsemeyi, kişilik sınırlarını gözetmeyi, karar süreçlerinde onu muhatap kabul etmeyi, haklarını korumayı ve özellikle anlaşmazlık zamanlarında dahi onurunu zedeleyici söz ve davranışlardan kaçınmayı gerektirir.
Nitekim Hz. Peygamber’in (s.a.s.):
خَيْرُكُمْ خَيْرُكُمْ لِأَهْلِهِ وَأَنَا خَيْرُكُمْ لِأَهْلِي
“Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır. Ben de aileme karşı sizin en hayırlınızım.” (Tirmizî, Menâkıb, 63) buyurması da kişinin ahlâkî olgunluğunun yalnızca toplum içerisindeki davranışlarıyla değil, en yakın ilişki çevresi olan ailesine ve özellikle eşine karşı sergilediği tutumlarla ölçüldüğünü göstermektedir. Dolayısıyla İslâm’ın öngördüğü aile modelinde saygı, evlilik ilişkisinin tamamlayıcı bir unsuru değil; sevginin korunmasını, güvenin oluşmasını ve aile huzurunun devamlılığını sağlayan temel ahlâkî ilkelerden biridir.
Peygamberimiz (s.a.v.) bir başka hadisinde:
«“Müminlerin iman bakımından en mükemmeli ahlâkı en güzel olanıdır. Sizin en hayırlınız da eşlerine karşı en hayırlı olanınızdır.” (Tirmizî, Radâ‘, 11) buyurmuştur. Demek ki insanın gerçek ahlâkı biraz da evinde belli olmaktadır. Dışarıda insanlara güler yüzlü olup evde sürekli asık suratlı olmak; iş arkadaşına sabredip eşinin küçük hatasına tahammül edememek; başkasına güzel söz söyleyip kendi ailesine kaba davranmak; İslâm ahlâkıyla bağdaşan davranış şekli değildir.
Eşler özellikle tartışma anında birbirlerinin onurunu korumalıdır.“Sen zaten hep böylesin.” “Senin ailenden ne beklenir?” “Sen hiçbir şeyi beceremezsin.” “Sen hiç değişmezsin.” gibi cümleler problemi çözmekten ziyade insanın şahsiyetini yaralamaktadır. Bilakis sorun davranıştaysa davranış konuşulmalı, kişilik rencide edilmemelidir.
Öfkeye Hâkim Olmak
Nice ailelerin huzurunu bozan asıl şey, problemin kendisinden çok, öfke anında kullanılan dildir.
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır:
لَيْسَ الشَّدِيدُ بِالصُّرَعَةِ، إِنَّمَا الشَّدِيدُ الَّذِي يَمْلِكُ نَفْسَهُ عِنْدَ الْغَضَبِ
“Güçlü kimse güreşte rakibini yenen değil, öfkelendiği zaman kendisine hâkim olabilendir.”
(Buhârî, Edeb, 76; Müslim, Birr, 107)
Asıl güç sesini yükseltmek değildir. Asıl güç öfke anında insanın aklına gelen her sözü söylemesi değil, diline hâkim olmasıdır. Tartışma sona erebilir, fakat söylenen ağır bir söz yıllarca unutulmamaktadır.
Bu sebeple öfke anında: Geçmişin bütün defterleri açılmamalı, boşanma sözü tehdit aracı haline getirilmemeli, aileler tartışmaya dâhil edilmemeli, hele de çocukların önünde birbirinin itibarını zedeleyecek türden söylem ve eylemlerden sakınılmalıdır.
Şiddet Ailede Çözüm Değildir
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), aile hayatında kaba kuvveti, baskıyı, incitici davranışları ve zorbalığı hiçbir zaman güzel ahlâkla bağdaştırmamış; aksine eşler arasındaki ilişkinin sevgi, merhamet, nezaket ve karşılıklı saygı üzerine kurulmasını istemiştir. Nitekim bir hadisinde:
“Sizden biri eşini köleyi döver gibi dövüyor; sonra aynı gün onunla aynı yatağı paylaşabiliyor.”
(Buhârî, Tefsîr; Müslim, Cennet, 49) buyurarak, bir taraftan eşini incitip ona şiddet uygularken diğer taraftan onunla sevgi ve yakınlık içerisinde yaşamayı beklemenin ne büyük bir çelişki olduğuna dikkat çekmiştir. Çünkü evlilik, eşlerden birinin diğerine güç gösterdiği, korkuttuğu veya baskı altında tuttuğu bir hâkimiyet ilişkisi değil; iki insanın birbirine “Allah’ın emaneti” gözüyle baktığı, birbirinin huzurunu, onurunu ve güvenliğini koruduğu bir hayat arkadaşlığıdır.
Bu sebeple aile korku üzerine değil, güven üzerine kurulmalıdır. Eş, kapının açıldığını duyduğunda “Acaba bugün hangi problem çıkacak, hangi sözden dolayı tartışma başlayacak?” diye endişelenmemeli; aksine hayat arkadaşının eve gelişinden huzur duymalıdır. Çocuk, anne veya babasının eve geldiğini görünce sessizleşip bir köşeye çekilmemeli; sevinerek onların yanına koşabilmelidir. Çünkü ev, insanın dış dünyanın yorgunluğundan ve sıkıntılarından kaçarak sığındığı en güvenli liman olmalıdır. Eğer insan dışarıdaki insanlardan değil de kendi evindeki eşinden veya anne-babasından korkuyorsa, aile yuvasının en temel özelliklerinden biri olan “huzur ve güven” ciddi şekilde zedelenmiş demektir.
Müsamaha: Kusursuz Eş Aramamak
Aziz Müminler!
Kusursuz insan olmadığına göre kusursuz eş de yoktur. Evlilikte en önemli erdemlerden biri bu hakikati kabul edebilmektir. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
«لَا يَفْرَكْ مُؤْمِنٌ مُؤْمِنَةً اِنْ كَرِهَ مِنْهَا خُلُقًا رَضِيَ مِنْهَا اٰخَرَ
“Mümin bir erkek mümin bir kadına kin beslemesin. Onun bir huyunu beğenmezse başka bir huyundan hoşnut olur.” (Müslim, Radâ‘, 61)
Bu hadis aile hayatında son derece önemli bir ölçüdür. Eşinizin bir kusurunu gördünüz. Fakat yıllardır sizin için yaptığı iyilikleri unutmayın. Bir huyu hoşunuza gitmedi. Ama başka güzel huylarını düşünün. Bir sözü sizi kırdı. Fakat hastalığınızda başınızdan ayrılmadığı günleri hatırlayın. Nitekim Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
فَإِن كَرِهْتُمُوهُنَّ فَعَسَى أَن تَكْرَهُواْ شَيْئًا وَيَجْعَلَ اللّهُ فِيهِ خَيْرًا كَثِيرًا
“Eğer onlardan hoşlanmadığınız bir şey olursa, olabilir ki bir şey sizin hoşunuza gitmez de Allah onda birçok hayır yaratmış olur.” (Nisâ, 4/19)
Müsamahadan maksat, her yanlışı doğru kabul etmek değildir. Müsamaha, küçük kusurları büyüterek büyük sorunlar haline getirerek yuvaları dağıtmamak, telafisi mümkün olmayacak yıkımlara yol açmamaktır.
Ailede İstişare: “Ben”den “Biz”e Geçiş
Aile huzurunu güçlendiren önemli ilkelerden biri de istişaredir. Yüce Rabbimiz müminlerin özelliklerini anlatırken , وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ“ Onların işleri aralarında istişare iledir.” (Şura:42/38) buyurmaktadır. Bu ilke aile hayatında da son derece önemlidir. Eşler, aileyi ilgilendiren önemli meselelerde birbirlerinin görüşünü almalı; “ Ben karar verdim.” anlayışı yerine “ Birlikte düşünelim, birlikte karar verelim.” anlayışını benimsemelidir.
Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Hudeybiye günü yaşanan sıkıntılı bir durumda eşi Ümmü Seleme validemizle istişare etmiş ve onun isabetli görüşünden faydalanmıştır. Bu örnek bize, eşine danışmanın bir zayıflık değil, ona değer vermenin ve aile olmanın bir gereği olduğunu göstermektedir.
Geçmişin Defterini Her Tartışmada Açmamalı
Aile içerisinde sorunların büyümesine sebep olan davranışlardan biri de her tartışmada geçmişte yaşanan kırgınlıkları yeniden gündeme getirmektir. Bazen beş yıl önce söylenmiş bir söz, bazen on yıl önce yapılmış bir hata, bugünkü meseleyle hiçbir ilgisi olmadığı halde tekrar eşin önüne konulmakta; kapanmış yaralar yeniden açılmaktadır.
Oysa bu tavır problem çözmek değil, problemi çoğaltmaktır. Çünkü insan sürekli geçmişteki hatalarıyla karşı karşıya bırakıldığında kendisini değersiz hisseder; zamanla eşine karşı savunmaya geçer ve aradaki sevgi ve güven zedelenir. Bugünün problemini çözmek istiyorsak bugünün meselesini konuşmalı, yıllar önce kapanmış defterleri yeniden açmamalıyız.
Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
وَلْيَعْفُوا وَلْيَصْفَحُوا ۜ اَلَا تُحِبُّونَ اَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَكُمْ
“Affetsinler, hoş görsünler. Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz?” (Nûr, 24/22)
Öyleyse gerçekten affetme yoluna gidelim. Bir insanın geçmişte yaptığı hatayı her tartışmada yüzüne vurmak, “Sen zaten hep böylesin, yıllar önce de şunu yapmıştın.” diyerek eski kırgınlıkları yeniden hatırlatmak, affetmenin ruhuyla bağdaşmaz. Affetmek, yapılan yanlışı doğru kabul etmek değil; hata telafi edilmişse onu sürekli bir cezalandırma aracına dönüştürmemektir.
Modern Hayatın Aileye Yönelttiği Tehlikeler
Günümüzde aile hayatını zorlayan önemli tehlikelerden biri de aşırı bireyselleşme ve haz merkezli hayat anlayışıdır. Modern kültür insana sürekli kendi isteklerini, rahatını ve mutluluğunu merkeze almasını telkin etmektedir:
“Önce sen.”
“Canın ne istiyorsa onu yap.”
“Kimse için fedakârlık yapmak zorunda değilsin.”
“Sen mutlu değilsen gerisinin önemi yok.”
Elbette insanın kendisine değer vermesi, meşru ihtiyaçlarını gözetmesi ve şahsiyetini koruması önemlidir. Ancak “ben” duygusu “biz” bilincinin önüne geçtiğinde aile hayatı bundan zarar görmeye başlamaktadır. Çünkü aile yalnızca aynı evi paylaşmak değildir. Aile; sabırdır, vefadır, sorumluluktur, fedakârlıktır ve gerektiğinde sevdiğimiz insanlar için kendi rahatımızdan vazgeçebilmektir.
Nitekim Yüce Rabbimiz müminlerin güzel ahlâkını anlatırken şöyle buyurmaktadır:
وَيُؤْثِرُونَ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ
“Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile başkalarını kendilerine tercih ederler.” (Haşr, 59/9)
İşte aile hayatı, bu fedakârlık ahlâkının en fazla yaşanması gereken yerlerden biridir.
Aile bazen “ben” yerine “biz” diyebilmektir.
Bazen eşinin huzuru için kendi rahatından vazgeçebilmektir.
Bazen çocuğunun başında sabaha kadar bekleyip uykundan fedakârlık etmektir.
Bazen yaşlı anne ve babanın ihtiyacını kendi programının önüne alabilmektir.
Bazen de haklı olduğun hâlde aile huzuru için tartışmayı büyütmemektir.
Eşler Mutluluğu Yuvalarında Aramalı
Aile yuvası, insanın huzuru ve mutluluğu önce araması gereken yerdir. Eşini ve çocuklarını ihmal ederek mutluluğu sürekli dışarıda arayan kimse, farkında olmadan kendi yuvasını zayıflatır. Çünkü aile, yalnızca aynı çatı altında yaşamak değil; aynı hayatı paylaşmak, birbirine zaman ayırmak, birbirini dinlemek ve birbirinin gönlüne dokunabilmektir.
Geçmişte aileyi ihmal ettiren sebepler denildiğinde belki ilk akla gelen kahvehanelerdi. Bugün ise tehlike çok daha farklı şekillerde karşımıza çıkmaktadır.
Cep telefonları, sosyal medya ortamları, televizyon, arkadaş çevresi, iş yoğunluğu ve bitmek bilmeyen meşguliyetler, bazen insanları aynı evin içinde birbirlerine yabancı hale getirebilmektedir.
Öyle aileler vardır ki herkes aynı odadadır ama herkes başka bir dünyadadır. Baba telefonuyla, anne sosyal medyayla, çocuk kendi ekranıyla meşguldür. Bedenler yan yana fakat gönüller birbirinden uzaktır.
Hâlbuki aile hayatında en değerli hediyelerden biri zamandır. Eşlerin birlikte yemek yemesi, birbirlerinin halini hatırını sorması, beraber yürüyüş yapması, çocuklarını gerçekten dinlemesi, zaman zaman birlikte kitap okuması ve beraber dua etmesi küçük gibi görünen fakat aile bağlarını kuvvetlendiren büyük davranışlardır. İnsan sevildiğini yalnızca kendisine söylenen “Seni seviyorum.” sözünden anlamaz. Bazen sevginin en güzel ifadesi: “Seni dinlemek için buradayım.” “Senin için vaktimi ayırıyorum.” diyebilmektir.
Öyleyse mutluluğu uzaklarda aramayalım. Önceliği evimize, eşimize, çocuklarımıza ve bize emanet edilen gönüllere verelim.
Çocuklar Söylediğimizi Değil, Yaşadığımızı Öğrenir
Aile yalnızca karı-kocadan ibaret değildir. Çocuklarımız da Rabbimizin bizlere verdiği en kıymetli emanetlerdendir. Bu emaneti korumak yalnızca onların yemeğini, giyeceğini ve eğitimini temin etmek değildir. Asıl önemli olan, onlara iman, güzel ahlâk ve sağlam bir şahsiyet kazandırabilmektir.
Yüce Rabbimiz:
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قُٓوا اَنْفُسَكُمْ وَاَهْل۪يكُمْ نَارًا
“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.”(Tahrîm, 66/6) buyurmaktadır.
Peygamber Efendimiz:
«“Hiçbir baba çocuğuna güzel terbiyeden daha değerli bir bağışta bulunamaz.”
(Tirmizî, Birr, 33) buyurmuştur.
Çocuk eğitimi yalnızca nasihat etmekle olmaz. Çünkü çocuklarımız çoğu zaman kulaklarıyla dinlediklerinden daha çok, gözleriyle gördüklerini öğrenirler.
Çocuğumuza: “Saygılı ol.” deyip eşimize saygısız davranırsak, çocuk sözümüzü değil davranışımızı örnek alır. “Özür dilemeyi bil.” deyip kendi hatamızda özür dilemezsek, sözümüz tesirini kaybeder.
“Affedici ol.” deyip eşimizin yıllar önceki hatalarını her tartışmada yeniden önüne getirirsek, çocuğa affetmeyi öğretemeyiz.
Fakat baba anneye saygılı davranıyorsa çocuk saygıyı öğrenir. Anne ve baba hata yaptıklarında birbirlerinden özür diliyorlarsa çocuk özür dilemeyi öğrenir. Birbirlerinin kusurlarını bağışlıyorlarsa çocuk affetmeyi öğrenir. Tartışırken bağırmadan, hakaret etmeden, birbirlerini incitmeden konuşabiliyorlarsa çocuk sorunların kavga etmeden de çözülebileceğini öğrenir. İşte bu sebeple eşimize karşı sergilediğimiz her güzel davranışın iki muhatabı vardır: Biri eşimiz, diğeri bizi seyreden çocuğumuzdur. Bu nedenledir ki, eşimize gösterdiğimiz güzel davranış sadece eşimize yapılan bir iyilik değildir; çocuğumuza verilen canlı bir ahlâk dersidir.
Eşler Birbirlerini İbadete ve Hayra Teşvik Etmeli
Eşler, Allah’ın rızasına ulaşma ve ebedî hayatı kazanma yolunda birbirlerine destek olan iki iman ve ahiret yolcusudur. Bu sebeple eşlerin birbirlerine karşı sorumlulukları sadece geçim, barınma, sevgi, ilgi ve dünyevî ihtiyaçların karşılanmasıyla sınırlı değildir. Mümin eş, hayat arkadaşının imanını korumasına, ibadetlerini yerine getirmesine, güzel ahlâkını geliştirmesine ve Allah’a yakınlaşmasına da yardımcı olmalıdır. Kur’ân-ı Kerîm, mümin erkeklerle mümin kadınlar arasındaki bu karşılıklı manevî sorumluluğu şöyle ifade etmektedir:
وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاَةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَيُطِيعُونَ اللّهَ وَرَسُولَهُ أُوْلَئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّهُ إِنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
“Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekatı verirler. Allah'a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe, 9/71)
Ayette geçen “بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ / birbirlerinin velileridir” ifadesi; müminlerin birbirlerini koruyan, destekleyen ve hayra yönelten kimseler olmaları gerektiğini ortaya koymaktadır. Müminler arasındaki bu sorumluluk, hayatın en yakın ilişkisinin yaşandığı aile ortamında çok daha anlamlı hale gelmektedir. Dolayısıyla eşini namaza teşvik etmek, güzel ahlâka yönlendirmek, haramdan sakındırmak, zor zamanlarında sabır ve tevekkülü hatırlatmak, hayırlı işlerinde ona destek olmak ve Allah’a kulluk yolunda cesaretlendirmek, evlilik hukukunun manevi boyutunu oluşturan önemli davranışlardandır.
Yüce Rabbimiz aile fertlerine karşı taşıdığımız bu büyük sorumluluğu şöyle bildirmektedir:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ عَلَيْهَا مَلَائِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ
“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. O ateşin başında gayet katı, çetin, Allah'ın kendilerine verdiği emirlere karşı gelmeyen ve kendilerine emredilen şeyi yapan melekler vardır.” (Tahrîm, 66/6)
Bu ilâhî hitap üzerinde dikkatle düşünmeliyiz. Rabbimiz önce “kendinizi”, ardından “ailenizi” buyurmaktadır. Demek ki insan önce kendi kulluğunu güzelleştirecek, ardından ailesinin manevi hayatını da ihmal etmeyecektir. Onların asli ihtiyaçları yanında namazını, ahlâkını, helâl-haram hassasiyetini, Allah ve Resulü ile olan bağını da düşünmek zorundayız.
Çünkü ailemize ve çocuklarımıza bırakacağımız en kıymetli miras yalnız mal, mülk ve iyi bir meslek değildir; sağlam bir iman, güzel bir ahlâk ve Allah'a kulluk şuurudur.
Ancak burada çok önemli bir ölçüyü de gözden kaçırmamalıyız: Ailemizi ateşten korumak, evimizi baskı ve korku ortamına dönüştürmek değildir. Sürekli kusur aramak, her hatada bağırmak, dini yalnız yasaklardan ibaretmiş gibi göstermek ve ibadetleri aile içerisinde bir tartışma konusu haline getirmek, dinimizin bizden istediği eğitim anlayışı değildir.
Nitekim Rabbimiz:
اُدْعُ اِلٰى سَب۪يلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ
“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır.” (Nahl, 16/125) buyurmaktadır.
Öyleyse eşimizi ve çocuklarımızı hayra çağırırken de hikmetle konuşacağız, güzel bir üslup kullanacağız, uygun zamanı gözeteceğiz; kırmadan, bıktırmadan ve nefret ettirmeden dini sevdirmeye çalışacağız.
Netice olarak aile, yalnızca bir kadınla bir erkeğin aynı çatı altında yaşadığı, günlük ihtiyaçlarını birlikte karşıladığı ve hayatın maddi yüklerini paylaştığı birliktelik değil; sevginin, merhametin, sadakatin, sabrın, fedakarlığın, sorumluluk bilincinin, güzel ahlâkın ve karşılıklı güvenin zaman içerisinde kökleştiği, insanın hem dünyasını hem de ahiretini doğrudan etkileyen son derece kıymetli bir hayat ortaklığıdır. Bu sebeple aile hayatında yaşanan meseleleri değerlendirirken yalnızca kimin haklı, kimin haksız olduğuna odaklanmak yerine, yuvanın huzurunu nasıl koruyabileceğimizi, kırılan gönülleri nasıl onarabileceğimizi, aramızdaki güveni nasıl güçlendirebileceğimizi ve eşler olarak birbirimizin dünya ve ahiret saadetine nasıl katkıda bulunabileceğimizi düşünmemiz gerekir.
Mutlu aile, hiç problem yaşanmayan, eşlerin hiçbir konuda farklı düşünmediği ve hayatın bütün zorluklarından uzak kaldığı aile değildir. Bilakis mutlu aile; problem çıktığında saygıyı kaybetmeyen, öfke anında diline hakim olabilen, süizanla hüküm vermek yerine hüsnüzanla anlamaya çalışan, karşısındakini mahkum etmek yerine onu dinleyen, küçük kusurları büyüterek büyük kırgınlıklara dönüştürmeyen, geçmişte yaşanan her hatayı yeniden gündeme getirerek yaraları tazelemeyen ve gerektiğinde özür dilemeyi, affetmeyi, sabretmeyi ve yeniden başlamayı bilen insanların oluşturduğu ailedir.
Rabbim! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı eyle.
Ailelerimizi sevgi, merhamet, huzur ve bereket yuvası eyle.
Dünyada ailelerimizle huzur içerisinde yaşamayı , ömrümüzü iman ve güzel ahlakla tamamlamayı ve ahirette sevdiklerimizle birlikte cennetinde buluşmayı bizlere nasip eyle. Amin.
VAAZI İNDİR
Hazırlayan : Abdullah YILMAZ

Facebook Yorumları