وَقَالُوٓا۟ إِنْ هَٰذَآ إِلَّا سِحْرٌ مُّبِينٌ﴿١٥﴾
"Bu apaçık bir sihirdir; öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman, önceki babalarımız yahut biz mi dirileceğiz?" derler.
Diyanet İşleri · Eski · Tanzil
أَءِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَٰمًا أَءِنَّا لَمَبْعُوثُونَ﴿١٦﴾
"Bu apaçık bir sihirdir; öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman, önceki babalarımız yahut biz mi dirileceğiz?" derler.
Diyanet İşleri · Eski · Tanzil
أَوَءَابَآؤُنَا ٱلْأَوَّلُونَ﴿١٧﴾
"Bu apaçık bir sihirdir; öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman, önceki babalarımız yahut biz mi dirileceğiz?" derler.
Diyanet İşleri · Eski · Tanzil
قُلْ نَعَمْ وَأَنتُمْ دَٰخِرُونَ﴿١٨﴾
De ki: "Evet hem de zelil ve hakir olarak."
Diyanet İşleri · Eski · Tanzil
فَإِنَّمَا هِىَ زَجْرَةٌ وَٰحِدَةٌ فَإِذَا هُمْ يَنظُرُونَ﴿١٩﴾
Tek bir çığlık. Hemen bakıp kalırlar.
Diyanet İşleri · Eski · Tanzil
وَقَالُوا۟ يَٰوَيْلَنَا هَٰذَا يَوْمُ ٱلدِّينِ﴿٢٠﴾
Şöyle derler: "Vay bize! İşte bu ceza günüdür."
Diyanet İşleri · Eski · Tanzil
هَٰذَا يَوْمُ ٱلْفَصْلِ ٱلَّذِى كُنتُم بِهِۦ تُكَذِّبُونَ﴿٢١﴾
Onlara: "İşte bu, yalanladığınız hüküm günüdür" denir.
Diyanet İşleri · Eski · Tanzil
ٱحْشُرُوا۟ ٱلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ وَأَزْوَٰجَهُمْ وَمَا كَانُوا۟ يَعْبُدُونَ﴿٢٢﴾
İlgililere şöyle emredilir: "Zulmedenleri, onlarla işbirliği edenleri ve Allah'ı bırakıp da taptıklarını derleyin. Onları cehennem yoluna koyun."
Diyanet İşleri · Eski · Tanzil
مِن دُونِ ٱللَّهِ فَٱهْدُوهُمْ إِلَىٰ صِرَٰطِ ٱلْجَحِيمِ﴿٢٣﴾
İlgililere şöyle emredilir: "Zulmedenleri, onlarla işbirliği edenleri ve Allah'ı bırakıp da taptıklarını derleyin. Onları cehennem yoluna koyun."
Diyanet İşleri · Eski · Tanzil
وَقِفُوهُمْ إِنَّهُم مَّسْـُٔولُونَ﴿٢٤﴾
"Onları durdurun; çünkü kendilerinden daha da sorulacaktır."
Diyanet İşleri · Eski · Tanzil
مَا لَكُمْ لَا تَنَاصَرُونَ﴿٢٥﴾
Şöyle sorulur: "Size ne oldu ki birbirinizle yardımlaşmıyorsunuz?"
Diyanet İşleri · Eski · Tanzil
بَلْ هُمُ ٱلْيَوْمَ مُسْتَسْلِمُونَ﴿٢٦﴾
Hayır; bugün onların hepsi teslim olmuşlardır.
Diyanet İşleri · Eski · Tanzil
وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ يَتَسَآءَلُونَ﴿٢٧﴾
Birbirlerine dönüp soruşurlar.
Diyanet İşleri · Eski · Tanzil
قَالُوٓا۟ إِنَّكُمْ كُنتُمْ تَأْتُونَنَا عَنِ ٱلْيَمِينِ﴿٢٨﴾
İleri gelenlerine: "Doğrusu siz bize sureti hakdan görünürdünüz" derler.
Diyanet İşleri · Eski · Tanzil
قَالُوا۟ بَل لَّمْ تَكُونُوا۟ مُؤْمِنِينَ﴿٢٩﴾
Onlar da şöyle derler: "Hayır; siz inanmış kimseler değildiniz."
Diyanet İşleri · Eski · Tanzil
وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيْكُم مِّن سُلْطَٰنٍۭ بَلْ كُنتُمْ قَوْمًا طَٰغِينَ﴿٣٠﴾
"Bizim sizin üstünüzde bir nüfuzumuz yoktu. Bilakis, azmış bir millettiniz."
Diyanet İşleri · Eski · Tanzil
فَحَقَّ عَلَيْنَا قَوْلُ رَبِّنَآ إِنَّا لَذَآئِقُونَ﴿٣١﴾
"Bu sebeple, Rabbimizin sözü aleyhimizde gerçekleşti. şüphesiz azabı tadacağız."
Diyanet İşleri · Eski · Tanzil
فَأَغْوَيْنَٰكُمْ إِنَّا كُنَّا غَٰوِينَ﴿٣٢﴾
"Sizi biz azdırmıştık, çünkü kendimiz azgındık".
Diyanet İşleri · Eski · Tanzil
فَإِنَّهُمْ يَوْمَئِذٍ فِى ٱلْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ﴿٣٣﴾
O gün hepsi azabda birleşirler.
Diyanet İşleri · Eski · Tanzil
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَفْعَلُ بِٱلْمُجْرِمِينَ﴿٣٤﴾
Doğrusu suçlulara böyle yaparız.
Diyanet İşleri · Eski · Tanzil