Şükür: Nimetlerin Kadrini Bilmek!

Hamd, bize hayat veren, sayamayacağımız nimetlerle bizi kuşatan ve kullarının şükrünü karşılıksız bırakmayan Yüce Allah’a mahsustur. Salât ve selâm, nimet karşısında Rabbini unutmayan, şükrünü ibadetiyle ve merhametiyle gösteren Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’ya, ailesine, ashâbına ve onun yolunda kulluğunu güzelleştiren bütün müminlere olsun.

Aziz kardeşlerim! Bazı sabahlar gözümüzü açar açmaz eksiklerimizi düşünürüz. Yapılacak işler, alınacak eşyalar, yetişmesi gereken ödemeler zihnimizi doldurur. O sırada gözümüzün gördüğünü, nefesimizin devam ettiğini, bir yakınımızın sesini duyabildiğimizi fark etmeyebiliriz. Gün boyunca bulamadıklarımızı sayarken sahip olduklarımızın kıymetini gözden kaçırırız. Bugün şükrü konuşurken kendimizi böyle bir muhasebeye davet edelim: Rabbimizin bize verdiği nimetler hayatımızda gerçekten görülüyor mu?

Şükür, sıkıntısı olmayan insanın rahatça söyleyeceği bir söz değildir. Borcu olan da şükredebilir, hasta olan da; çünkü bir insanın hayatında dert ile nimet birlikte bulunabilir. Bir yarası var diye bütün iyilikleri unutması gerekmez. Bununla birlikte şükür adına acıyı küçümsemeyelim. Sıkıntısını anlatan kardeşimize hemen susmasını söylemek yerine onu dinleyelim, yardımcı olalım; nimeti hatırlamak için ihtiyacı olan desteği de verelim.

Şükreden gönül, kendisine verilenin sahibini bilir. Dil “Elhamdülillâh” derken kalp, “Bunları yalnız ben var etmedim, Rabbim bana imkân verdi” diye düşünür. Sonra bu düşünce davranışa dönüşür. Göz haramdan sakınır, el iyiliğe uzanır, kazançta hak gözetilir. Nimetin kıymetini bilmek, onunla yapabileceklerimizi Allah’ın rızasına yöneltmektir. Şükür, yalnız nimeti saymakla kalmaz; o nimetin bize yüklediği sorumluluğu da hatırlatır.

“Şükreden bir kul olmayayım mı?”

Kıymetli kardeşlerim! Allah Resûlü’nün gece ibadetinde bize öğrettiği bir hakikat vardır. Mugîre’nin naklettiği rivayeti gönlümüzü vererek dinleyelim:

عَنْ زِيَادٍ قَالَ: سَمِعْتُ الْمُغِيرَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) يَقُولُ: إِنْ كَانَ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) لَيَقُومُ أَوْ لِيُصَلِّىَ حَتَّى تَرِمَ قَدَمَاهُ أَوْ سَاقَاهُ: فَيُقَالُ لَهُ، فَيَقُولُ: “أَفَلاَ أَكُونُ عَبْدًا شَكُورًا؟”

“Mugîre’nin naklettiğine göre Hz. Peygamber ayakları yahut bacakları şişinceye kadar namaz kılardı. Kendisine bu durum sorulduğunda, “Şükreden bir kul olmayayım mı?” buyururdu.” (Buhârî, Teheccüd, 6; hadis no. 1130.)

Bu cevap, ibadete bakışımızı değiştirecek kadar derindir. Peygamberimiz, Rabbiyle bağını yalnız bir tehlikeden kurtulmak için kurmuyordu. Kendisine verilen nimetleri görüyor, onların karşısında kulluğunu artırıyordu. Allah’ın rahmetini bilmek, onu gevşekliğe değil daha samimi bir yönelişe götürüyordu. Bizim namazımızda da bu duygudan bir pay olsun: Bizi yaşatan Rabbimizin huzuruna teşekkür eden bir gönülle çıkalım.

Bir sıkıntımız varken namazı ve duayı daha çok hatırlayıp işlerimiz yoluna girince onları ertelediğimiz olmuyor mu? İmtihan sonucu beklerken, hasta bir yakınımız için endişelenirken, borcumuzu ödemeye çalışırken Rabbimize yöneliyoruz. Sonra müjdeli haber gelince sevincimiz artıyor; fakat seccademiz eski yalnızlığına dönüyorsa bu hadisi yeniden düşünmemiz gerekir. Nimetin gelişi, kulluğumuzun sona erdiği an olmasın.

Elbette hepimizin gücü, sağlığı ve vazifeleri farklıdır. Peygamberimizin ibadetini anlatırken kendimize ve başkalarına güç yetmeyecek yükler yüklemeyelim. Biz bu örnekten önce şükür bilincini alalım. Farz namazlarımızı koruyalım, yapabildiğimiz hayırlı amellerde devamlı olalım. Anne babasının bakımını üstlenen bir kardeşimiz, o hizmetini de Allah için yaparak şükür yolunda yürüyebilir. Çocuklarına helâl lokma götüren insanın samimi gayreti de değerlidir.

Namazdan sonra iki dakika oturup bugün bize verilen birkaç nimeti düşünmek bile gönlümüzü toparlayabilir. Sağlığımızın ne kadarı devam ediyor, kim bize destek oldu, hangi yanlıştan korunabildik? Bunları düşünürken övünmeye değil Allah’a yönelmeye ihtiyacımız var. Çünkü nimetin fark edilmesi, kalbin kibrini azaltır. Her şeyi kendinden bilen insanın dili de davranışı da başka olur; kendisine ikram edildiğini bilenin hâli yumuşar.

Bir yakınımızı kaybettiğimizde şükür sözü bazen boğazımızda düğümlenebilir. Kardeşlerim, sevdiğimizin ardından ağlamamız, Rabbimizin nimetlerini inkâr ettiğimiz anlamına gelmez. Acımızı yaşarken onunla geçirdiğimiz güzel zamanlar için hamdedebilir, kendisi için dua edebiliriz. Yas içindeki insandan hemen neşeli görünmesini beklemeyelim. Şükür, insanın gözyaşını yasaklayan bir söz değil, o gözyaşının içinde de Allah’la bağını koruyabilmesidir.

Bazen evimizin küçük bir köşesinde duran eski bir eşya bize yılların emeğini hatırlatır. Bir annenin hazırladığı çanta, babanın aldığı ilk kitap, öğretmenin yazdığı bir not gönlümüzde iz bırakmıştır. Bugün bizim yaptığımız hangi iyilik bir başkasının hafızasında kalacak? Verilen nimetle yeni bir iyiliğe vesile olmak, bize ulaşan emeğin ve sevginin devamına katkıda bulunmaktır.

Evladımıza ibadeti öğretirken bu duyguyu da öğretelim. Yalnız ceza ve korku üzerinden konuşmak yerine, Allah’ın bize verdiği güzellikleri birlikte fark edelim. Bir meyvenin soframıza gelişini, bir dostun yardımını, hastalıktan sonra gelen rahatlığı düşünelim. Çocuk, sevdiği ve şükrettiği Rabbine yönelmeyi öğrensin. İbadetin içinde minnettarlık bulunduğunu evimizin dilinden, bizim namaza gösterdiğimiz özenden görsün.

Nimeti artıran şükür, insanı da olgunlaştırır

Rabbimiz, Hz. Mûsâ’nın kavmine hatırlattığı nimetlerin anlatıldığı yerde şu ilâhî bildirimi haber verir:

وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِن شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِن كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِى لَشَدِيدٌ

“Hani Rabbiniz şöyle duyurmuştu: "Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım. Eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir."” (İbrâhîm 14/7. Diyanet İşleri Başkanlığı meali.)

Âyet, şükrün Allah katındaki değerini gösterir. Fakat bu müjdeyi, istediğimiz her maddî kazancı belirli bir zamanda elde etmenin formülü hâline getirmeyelim. Şükür bir pazarlık değildir. Rabbimiz nimetini dilediği şekilde artırır; bunun nasıl ve ne zaman olacağını biz tayin edemeyiz. Kul, kendisine verileni doğru kullanır ve Allah’ın vaadine güvenir. Şükrü sırf daha fazlasını elde etmek için değil, kulluğun gereği olduğu için yapar.

Bazen aynı gelirle yaşayan iki ev görürüz. Birinde sürekli karşılaştırma, diğerinde imkânları iyi değerlendirme vardır. Bu farkı bütün insanların geçim sıkıntısını açıklayan bir hükme dönüştüremeyiz; yoksulluğun gerçek sebepleri ve giderilmesi gereken adaletsizlikler vardır. Ancak kendi evimizde israfı azaltmak, elimizdekini paylaşmak ve gereksiz yarıştan uzaklaşmak bizim elimizdedir. Şükür bize bu davranışları öğretir, hakkımızı arama sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Bir lokma ekmeğin kıymetini bilmek, yalnız sofradan kalkınca dua etmek değildir. Ekmeği çöpe atmamak, ihtiyacımız kadar almak, paylaşabilecek durumda olduğumuz insanı gözetmek de bunun içindedir. Kullandığımız suya, elektrikle aydınlanan evimize, bize emanet edilen zamana aynı dikkatle bakalım. Nimetin sahibi Allah’tır; o nimeti tüketirken başka insanların hakkını ve yarının ihtiyaçlarını unutmayalım.

Sağlığın şükrü, bedenimizi hor kullanmamakla da ilgilidir. Tedaviyi ihmal etmeyelim, zarar veren alışkanlıklardan uzaklaşmak için yardım alalım, dinlenmeye ihtiyacı olan bedenimize hakkını verelim. Gençliğin şükrü, bütün vakti boş yere geçirmek yerine faydalı bir iş öğrenmekle görünür. İlmin şükrü, bildiğini insanları küçümsemek için kullanmayıp onların anlayabileceği şekilde paylaşmaktır. Her nimet, kendi karşılığını davranışımızda görmek ister.

Bir yetki verildiğinde şükür daha büyük bir sorumluluk hâline gelir. İşyerinde çalışanların hakkını korumak, bir karar verirken adil olmak, bize güvenen insanların işini kolaylaştırmak gerekir. Yetki arttıkça sesimiz sertleşiyor, insanları dinleme isteğimiz azalıyor ve kendimizi herkesten üstün görüyorsak durup düşünelim. Allah’ın verdiği imkânı O’nun kullarını incitmek için kullanmak, şükrün öğrettiği edebe uymaz.

Bu hafta sahip olduğumuz bir nimetin sorumluluğunu özellikle yerine getirelim. Arabamız varsa ihtiyacı olan bir yakınımıza ulaşımda yardımcı olalım; bilgimiz varsa bir gencin sorusunu cevaplayalım; sağlığımız varsa yaşlı bir komşumuzun işini görelim. Yapacağımız iyiliğin büyük görünmesine gerek yoktur. Samimiyetle yapılan küçük bir hizmet, dilimizdeki hamdin hayatımıza geçtiğini gösterir.

Bazen bir nimetin değerini onu kaybetme ihtimali ortaya çıkınca fark ederiz. Bir tahlil sonucunu beklerken yürüyebilmenin, nefes alabilmenin, sevdiklerimizle konuşabilmenin ne büyük imkân olduğunu düşünürüz. Ancak şükür için mutlaka bir kayıp yaşamayı beklemeyelim. Bugün olağan saydığımız bir güzelliği dikkatle fark edelim; o güzelliği Allah’ın rızasına uygun korumak için hangi davranışı değiştireceğimizi kendimize soralım.

Meselâ ailemizin varlığına şükrediyorsak, onlarla geçirdiğimiz vakti sürekli başka işlere bölmeyelim. Çocuğumuz bir şey anlatırken gözümüzün ekranda olması, onun sözünü dinleme imkânını değersizleştirebilir. Yaşlı annemizin aynı hatırayı yeniden anlatmasına tahammül etmek de bir vefadır. Sevdiklerimiz yanımızdayken onlara ilgi göstermek, sonradan duyacağımız pişmanlığı azaltacak en sade iyiliklerden biridir.

Nimetini konuşurken başka insanların içini yaralamamaya da dikkat edelim. Bir başarımızı sevinçle paylaşabiliriz; fakat onu sürekli üstünlük göstergesi olarak anlatmak, insanların eksiklerini yüzlerine vurmak şükür edebiyle bağdaşmaz. Sevincimize eşlik eden tevazu, bize verilenin bir lütuf olduğunu gösterir. Başkasının imkânını bilmeden onun hayatı hakkında hüküm vermek yerine, sevincimizi de merhametle ifade edelim.

Şükür, mazlumun hakkını istemeye engel olmaz. Haksızlığa uğrayan bir çalışana yalnız “Elindekine şükret” demek, onun hakkının ödenmesi sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Hem Rabbimize hamdeder hem de adalet için gerekeni yaparız. Bir insanın hakkına kavuşmasını sağlamak da nimeti doğru kullanmaktır. İyiliğin ve şükrün dili, adaletsizliği örtmek için değil insanı sorumluluğuna çağırmak için kullanılsın.

Bize ait olmayan imkânlar için de sevinmeyi öğrenelim. Komşumuzun evladı başarılı olduğunda, arkadaşımız bir işe kavuştuğunda, akrabamız hastalıktan kurtulduğunda gönülden hayır dua edelim. Başkasına verilen nimet, bizim elimizdekinin değerini azaltmaz. Onun iyiliğine sevinebilen bir kalp, sürekli hesap ve karşılaştırmayla yorulmaktan kurtulur. Böyle bir kalp, nimetin sahibine duyduğu güveni insanlarla ilişkisine de taşır.

Kendi evimizde bu terbiyeyi günlük bir alışkanlık hâline getirebiliriz. Akşam sofrada yalnız günün sorunlarını konuşmakla kalmayıp bize yardımcı olan bir insanı hayırla analım. Bir işimiz kolaylaştıysa vesilesini unutmayalım. Çocuğumuz, büyüklerin teşekkür ettiğini ve yanlışında özür dileyebildiğini gördüğünde nimete sahip çıkmanın nasıl bir insanlık hâli olduğunu öğrenir. Böylece şükür, ezberlenen sözden yaşanan edebe dönüşür.

İyiliği yapan insanı unutmayalım

Kardeşlerim! Allah’a şükür ile insanlara teşekkür birbirinden kopuk değildir. Ebû Hüreyre’nin naklettiği şu nebevî öğüt, evimizin ve toplumumuzun dilini güzelleştirebilir:

عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “مَنْ لاَ يَشْكُرِ النَّاسَ لاَ يَشْكُرِ اللَّهَ.”

“İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmez.” (Tirmizî, Birr, 35; hadis no. 1954.)

Bu hadis bize, iyiliğin ardındaki insan emeğini görmeyi öğretir. Her nimeti Allah’tan bilirken bize vesile olan kişiye de teşekkür ederiz. Doktorun gayretini, öğretmenin sabrını, annemizin emeğini, arkadaşımızın desteğini yok saymayız. Teşekkür ederek onların Allah’ın yerine geçtiğini söylemiş olmayız; tam tersine, Rabbimizin bize insan eliyle ulaştırdığı iyiliği fark etmiş oluruz.

Evde bazen en çok emek veren insana en az teşekkür edilir. Yemek hazırlanmış, hasta çocukla ilgilenilmiş, alışveriş yapılmış, bir ihtiyaç düşünülmüştür; biz bunları hep yapılması gereken sıradan işler sayarız. Eksik bulduğumuzda konuşur, güzel yapıldığında susarız. Sonra evimizdeki insanların neden yorgun ve kırgın olduğunu anlamaya çalışırız. Bu hadisi evimize taşıyalım; yakınlarımızın emeğini görünür kılalım.

Teşekkürün içten olması için yapılan işi fark etmek gerekir. “Eline sağlık” demek güzeldir; fakat sofrayı hazırlayan insanın yorgunluğunu görüp kaldırılmasına yardımcı olmak daha da güzeldir. Bir eşin bütün gün çalıştığını takdir etmek, akşam onun dinlenmesine imkân vermekle tamamlanabilir. Şükreden insanın sözüyle yardımı birbirini destekler. Sadece güzel söz söyleyip bütün yükü aynı kişiye bırakmayalım.

Çocuklarımıza da teşekkür edelim. Kendisine verilen küçük bir işi yaptıysa, bir arkadaşına yardım ettiyse, doğruyu söylediği için zor bir durumla karşılaştıysa bu güzelliği fark edelim. Sürekli kusuru konuşulan çocuk kendisini yetersiz hissedebilir. İyiliği görülen çocuk ise onu sürdürmek için destek bulur. Elbette gerekli uyarılarımızı yaparız; fakat evladımızın gayretini görmek, uyarımızın merhametle duyulmasına da yardımcı olur.

İşyerinde bize hizmet eden insanlarla konuşurken de aynı terbiyeyi koruyalım. Temizlik yapan, paket getiren, soframıza hizmet eden, resmî bir işlemi tamamlayan insanın emeği vardır. Onu yalnız göreviyle anıp insan olarak görmemek doğru değildir. Ücret alması, teşekkür edilmeyeceği anlamına gelmez. Biz de emeğimizin görülmesini istiyorsak başkasının emeğine karşı duyarlı davranalım.

Bugün bir mesaj gönderelim yahut bir telefon açalım. Vaktiyle bize yardım eden öğretmenimize, bir hastalıkta yanımızda duran arkadaşımıza, ihtiyacımızı fark eden akrabamıza teşekkür edelim. Ulaşamadığımız ve vefat etmiş olanlar için hayır dua edelim. İçimizde borç gibi duran minnettarlığı ertelemeyelim. İyiliği unutmayacak bir gönül, ilişkilerinde daha az kibir ve daha çok vefa taşır.

Nimete kavuşunca eski hâlimizi hatırlayalım

Peygamberimizin anlattığı bir olayda, İsrâiloğullarından üç insan sağlık ve mal nimetiyle sınanır. Biri deri hastalığından, biri saçsızlığından, biri görme engelinden kurtulmak ister. Allah’ın görevlendirdiği melek vesilesiyle dileklerine kavuşur, kendilerine verilen hayvanlar çoğalır. Daha sonra melek, yoksul bir yolcu görünümünde yanlarına gelir ve yardım ister. (Buhârî, Enbiyâ, 51; hadis no. 3464; Müslim, Zühd, 10.)

İlk iki kişi, sahip olduklarının kendilerine Allah tarafından verildiğini kabul etmekten kaçınır ve yardım talebini geri çevirir. Daha önce görme engeli olan kişi ise eski hâlini unutmaz. Allah’ın ona görme imkânı ve mal verdiğini söyleyerek yardım etmek ister. Anlatının sonunda bu kişinin şükür imtihanındaki güzel tavrı ortaya çıkar. Burada başkasının ihtiyacını görmenin, kendi geçmişini hatırlamakla nasıl güçlendiğini düşünelim.

Bu olay, hasta veya engelli insanların değerini görünümleriyle ölçmemiz için anlatılmamıştır. İnsan onuru sağlık durumuna göre değişmez. Bizim alacağımız ders, kendimize ikram edildiğinde muhtaç olanı küçümsememektir. Bir zamanlar yardım bekleyen insan, bugün yardım edebilecek hâle gelebilir. İmkânımız arttığında eski zorluklarımızı unutursak, kapımıza gelen kardeşimizin hâlini anlamakta zorlanırız.

İlk işe girdiğimiz günleri düşünelim. Bize yol gösteren birine ihtiyaç duymuştuk; belki bir kapıyı çalan tanıdığımız olmuştu. Şimdi tecrübe sahibi olduğumuzda genç bir insanın sorusunu küçümsemeyelim. Yeni bir şehre taşındığımızda komşumuzun ilgisi bizi rahatlatmıştı. Bugün aynı mahalleye yeni gelen aileye selâm vermek için onların bize gelmesini beklemeyelim.

Kendi gayretimizi inkâr etmeyiz. Çalıştık, öğrendik, emek verdik; bunların hepsi önemlidir. Fakat çalışabilecek gücü, öğrenebilecek aklı ve önümüze çıkan imkânları da Rabbimiz verdi. İnsan, emeğini takdir ederken kendisini nimetin tek sahibi sanmamalıdır. Başarıyla birlikte tevazu artıyorsa gönlümüzde şükrün izi vardır; başarı arttıkça başkalarını küçümsüyorsak kalbimizi yeniden terbiye etmeye ihtiyacımız vardır.

Yardım ettiğimiz insanı bize bağlı ve borçlu tutmak da şükür ahlâkına uygun değildir. Başkasının ihtiyacını karşıladıktan sonra onu sürekli hatırlatmak, iyiliğin içine incitici bir hesap karıştırabilir. Allah bize ikram etmişken biz de imkânımız ölçüsünde paylaşalım. Veren elin gönlü büyüsün; alan insanın onuru küçülmesin. Yardımın mahremiyetine dikkat edelim, ihtiyaç sahibinin görüntüsünü rızası olmadan yaymayalım.

Sofrada şükür, dar zamanda sabır

Şükrün güzelliğini yalnız olağanüstü nimetlerde aramayalım. Ebû Hüreyre’nin naklettiği şu hadis, günlük soframıza bile kulluk değeri kazandırır:

عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “الطَّاعِمُ الشَّاكِرُ بِمَنْزِلَةِ الصَّائِمِ الصَّابِرِ.”

“Yiyip şükreden kimse sabrederek oruç tutan kimse gibidir.” (Tirmizî, Sıfâtü’l-kıyâme, 43; hadis no. 2486; İbn Mâce, Sıyâm, 55.)

Bu söz, yiyenle oruç tutanı her hüküm bakımından aynı hâle getiren bir açıklama değildir. Nimetin içinde şükürle yaşayanın da Allah katında değerli olabileceğini öğretir. Kul, doyduğu zaman Rabbini unutmaz, acıktığında da O’na güvenini kaybetmez. Bolluk ve darlıkta farklı sorumluluklar vardır; ama her ikisinde de Rabbimizle bağımızı koruyabiliriz.

Soframızda bulunan yiyeceği sürekli kötülemek, yapanın emeğini incitmek ve başkalarının sofrasıyla karşılaştırmak yerine nimet için hamdedelim. Bir yemeği sevmeyebiliriz; bunu kırıcı olmadan söyleyebiliriz. Çocuklara yeni tatları öğretirken zorlayıcı bir yarışa dönüştürmeyelim. Sofra, yalnız doyduğumuz yer değil, paylaşmayı ve nezaketi öğrendiğimiz yer olsun. Büyüklerin şükür dili çocukların hafızasında kalır.

Rabbimiz insanın önüne koyduğu tercihi şöyle bildirir:

إِنَّا هَدَيْنَٰهُ ٱلسَّبِيلَ إِمَّا شَاكِرًا وَإِمَّا كَفُورًا

“Şüphesiz biz onu (ömür boyu yürüyeceği) yola koyduk. O bu yolu ya şükrederek ya da nankörlük ederek kateder.” (İnsân 76/3. Diyanet İşleri Başkanlığı meali.)

Bu âyet, bize gösterilen yol karşısında kendi tavrımızı düşünmeye çağırır. Nimetler arttığında mı şükrediyoruz, yoksa her şartta Rabbimizin rehberliğine karşı vefalı olmaya mı çalışıyoruz? Hastalıkta tedavimizi sürdürmek, darlıkta hakkımızı koruyarak çalışmak, yorulduğumuzda destek istemek şükre engel değildir. Rabbimize sığınırken sebeplere de sarılırız. Şükür, hayatın sorumluluklarından uzaklaşmak için bir mazeret hâline gelmemelidir.

Bir kardeşimizin derdini dinlediğimizde, ondan daha zor durumda olan insanları sıralayıp onu susturmayalım. Ona nimeti hatırlatırken derdine de ortak olalım. İş bulmasına yardımcı olmak, hastaneye giderken yanında bulunmak, bir ihtiyacını karşılamak bazen söylenecek uzun nasihatlerden daha tesirlidir. Şükür hakkında konuşan mümin, başkasının şükredebilmesi için ihtiyaç duyduğu dayanışmayı da önemser.

Özellikle gençlerimizin sürekli başkalarının hayatını izlediği bir zamanda bu ölçüye ihtiyacımız vardır. Ekranda gördüğümüz hayatın bütününü bilmeyiz. Bir görüntü, bir evin huzurunu ve bir insanın iç dünyasını anlatmaya yetmez. Kendimizi her gün o görüntülerle yarıştırmak yerine kendi emanetimizi düşünelim. Bizim elimizde hangi imkân var ve onunla hangi güzel işi yapabiliriz? Bu soru, kıskançlıktan hizmete doğru bir yol açabilir.

Muhterem kardeşlerim! Buradan ayrılırken şükrümüz için üç somut adım belirleyelim. Farz bir ibadetimizi daha özenli yerine getirelim; emeğini gördüğümüz bir insana teşekkür edip yükünü hafifletelim; bir nimeti israf etmekten vazgeçelim. Akşam olduğunda ailemizle günün bir iyiliğini konuşalım. Kusurlarımızı da dürüstçe kabul ederek yarına daha dikkatli başlayalım. Şükür, hayatımızı böyle küçük ama samimi adımlarla güzelleştirsin.

Allah Resûlü’nün “Şükreden bir kul olmayayım mı?” sorusu bizim gönlümüzde de karşılık bulsun. Bize verilenler için hamdederken, verilmeyenler yüzünden bütün hayatımızı değersiz saymayalım. Bir başkasına ikram edildiğinde onun sevincine katılabilelim. Nimetin sahibini bildiğimizde, nimete sahip olan insanlara karşı kıskançlığımız da yumuşar. Şimdi şükrümüzü yalnız dilimizde bırakmamak için Rabbimizden yardım isteyelim.

Dua

Allah’ım! Bize verdiğin hayatın, imanın, aklın, sağlığın ve zamanın kıymetini bilmeyi nasip eyle. Sayamadığımız nimetlerini bize unutturma. Dilimizi hamdinle, kalbimizi şükrünle, davranışlarımızı rızana uygun iyiliklerle güzelleştir. Varlıkta kibirlenmekten, darlıkta ümitsizliğe düşmekten bizi koru. Şükür adına insanların acısını görmezden gelmekten bizi uzak tut; onların derdine ortak olacak merhameti bize ver.

Rabbimiz! Anne babalarımızın, eşlerimizin, öğretmenlerimizin ve bize iyilik yapan insanların emeğini görmeyi öğret. Evlerimizde vefayı artır, kırıcı sözleri azalt. Evlatlarımıza nimetin kıymetini bilen, paylaşmaktan sevinç duyan bir gönül ihsan eyle. Hastalarımıza şifa, iş arayanlara hayırlı imkânlar, borçlulara ferahlık ver. Muhtaçların onurunu koruyarak yardım etmeyi bize nasip eyle.

Allah’ım! Malımızı, ilmimizi ve gücümüzü hayırda kullanmayı kolaylaştır. Bizi israftan, gösterişten, nankörlükten ve iyiliği başa kakmaktan koru. Namazımızı şükreden bir kalple kılmayı, Kur’an’ın ve sünnetin rehberliğinde yaşamayı nasip eyle. Bize ihsan ettiğin nimetleri Sana isyan için kullanmaktan Sana sığınıyoruz. Ömrümüzün sonunda rahmetine kavuşan, Sana imanla ve şükürle dönen kullarından eyle. Âmin.


Kaynak eser: Diyanet, Hadislerle İslâm, 2. cilt, 69–78. sayfalar. Arapça Kur’an metni: Tanzil Quran Text (Uthmani 1.1), CC BY 3.0. Ayet mealleri: Diyanet İşleri Başkanlığı, Halil Altuntaş–Muzaffer Şahin.