Hadislerle İslâm.. "Mükellefiyet: İnsanî Yükümlülük" Konulu Hadislerle İslâm Vaazı sitemize eklenmiştir..
Mükellefiyet: İnsanî Yükümlülük
Hamd, bizleri akıl ve irade ile donatan, taşıyabileceğimiz sorumlulukları öğreten ve kullarına rahmetiyle muamele eden Yüce Allah’a mahsustur. Salât ve selâm, bize emanete sahip çıkmayı, kullukta ölçüyü korumayı ve insanların hâlini gözetmeyi öğreten Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’ya, ailesine, ashâbına ve onun yolundan yürüyen bütün müminlere olsun.
Aziz kardeşlerim! Sabah gözümüzü açtığımızda bizi bekleyen işleri düşünürüz. Evimizin ihtiyaçları, çocuklarımızın eğitimi, işyerindeki görevlerimiz, ödenecek borçlarımız vardır. Bunların arasında bazen kendi kendimize, “Bütün bu sorumlulukları nasıl taşıyacağım?” diye sorarız. Bir de Rabbimize karşı vazifelerimiz vardır. Bugün mükellefiyeti konuşurken, hayatın bütün yüklerini omzumuza yığmak için değil, hangi sorumluluğun bize ait olduğunu ve onu hangi ölçüyle yerine getireceğimizi öğrenmek için bir aradayız.
Mükellefiyet, insanın Allah’ın emirlerine muhatap olması, kendisine verilen imkânları doğru kullanmasıdır. Bu kelimenin içinde değerimiz de vardır, hesabımız da. Rabbimiz bize akıl vermiş, iyiyi kötüden ayırma imkânı tanımış, tercihlerimizi önemsemiştir. Bizden her şeyi yapmamızı istememiş; gücümüz yettiği hâlde yapmamız gerekenleri ihmal etmememizi istemiştir. Öyleyse hem sorumluluğumuzu ciddiye alalım hem de dinimizi yaşarken Allah’ın kullarına tanıdığı kolaylıkları öğrenelim.
İnsana verilen değer, emanetle birlikte gelir
Kıymetli kardeşlerim! Bize emanet edilen bir eşyanın zarar görmesini istemeyiz. Başkasının anahtarını saklarken, parasını korurken, çocuğunu kısa bir süreliğine gözetirken dikkatli davranırız. Peki kendi hayatımızın da bize emanet olduğunu ne kadar hatırlıyoruz? Bedenimiz, zamanımız, sözümüz, ailemiz ve insanlarla ilişkilerimiz üzerinde sınırsız bir tasarruf hakkımız yoktur. Bunların her birini Rabbimizin razı olacağı şekilde kullanmakla yükümlüyüz.
Kur’an-ı Kerîm’de insanın yüklendiği bu büyük emanet şöyle anlatılır:
إِنَّا عَرَضْنَا ٱلْأَمَانَةَ عَلَى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَٱلْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَن يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا ٱلْإِنسَٰنُ إِنَّهُۥ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا
“Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.” (Ahzâb 33/72. Diyanet İşleri Başkanlığı meali.)
Bu âyeti dinlediğimizde, insan olmanın sıradan bir ayrıcalık olmadığını anlarız. İradesi olan kulun hesabı da vardır. Dilimizle söylediğimiz bir söz bir insanın itibarını yıkabilir; elimizle yaptığımız bir iyilik bir ailenin sıkıntısını hafifletebilir. Aynı imkânları hayra da kötülüğe de kullanabildiğimiz için, tercihimizden sorumluyuz. Emanet bilinci, kimse bizi izlemese de doğruyu seçmemiz için kalbimizi uyandırır.
Bir işyerinde bize bırakılan görevi düşünelim. Vaktinde yapmak, malzemeyi israf etmemek, insanların hakkını gözetmek bizim sorumluluğumuzdur. Evde ise yalnız kendi rahatımızı düşünemeyiz. Eşimizin yorgunluğunu görmek, yaşlanan anne babamıza zaman ayırmak, evladımızın sorusunu sabırla dinlemek de emanete sahip çıkmanın içindedir. Namaz için seccadeye yönelen insan, seccadeden kalkınca bu sorumlulukları unutursa kulluğunun önemli bir tarafını eksik bırakır.
Sosyal medyada da emaneti taşıyoruz. Bir haberin doğruluğunu araştırmadan paylaşmak, birinin özel hayatını yaymak, öfkelendiğimiz insanı kalabalıkların önünde küçük düşürmek sadece birkaç saniyelik hareketler gibi görünebilir. Fakat birkaç saniyede yapılan bir işin acısı yıllarca sürebilir. Bu yüzden kendi kendimize soralım: Bugün elimdeki imkânlarla kimlere güven verdim, kimlerin hakkını tehlikeye attım? İnsanın değeri, emanetin büyüklüğünde; olgunluğu ise emanete gösterdiği sadakattedir.
Emanete sahip çıkarken insanın en yakınına göstereceği özen özellikle önemlidir. Bazen dışarıdaki bir randevuya vaktinde yetişmek için büyük gayret gösteririz de evimizde bekleyen bir ihtiyacı tekrar tekrar erteleriz. Bize herkesin içinde teşekkür edilmeyecek diye o hizmetin kıymeti azalmaz. Yaşlı annemizin ilacını takip etmek, evladımızın okuluyla ilgilenmek, eşimizin tek başına taşıdığı bir işi paylaşmak hayatımızın merkezindeki sorumluluklardır. Emaneti önce kendi kapımızın içinde arayalım; orada görünen bir ihmali güzel sözlerle örtmeyelim.
Bir insanın her ihtiyaca yetişmesi mümkün olmayabilir. Böyle bir durumda görevleri konuşmak, yardım istemek ve adil biçimde paylaşmak gerekir. Aile içinde güçlü görünen birinin bütün yükleri sessizce taşımasını beklemek de doğru değildir. Belki annemiz yorulduğunu söylemiyor, belki eşimiz üzülmeyelim diye yardım istemiyor. Onların susmasını rahat olduklarının işareti saymayalım. Sorumluluğun bilinci bize, ihtiyaç bildirilmesini beklemeden hâl sormayı ve elimizden geleni yapmayı öğretir. Bazen bir akşamlık yardım, sevdiğimiz insanın gönlündeki yalnızlığı hafifletir.
İnsanî yükümlülüklerimizi düşündüğümüzde yalnız kendi ailemizin güvenliğini önemseyemeyiz. Ortak kullanılan bir yerde bıraktığımız çöp, trafikte acelemiz yüzünden aldığımız risk, komşumuzun dinlenme saatinde yükselttiğimiz ses başkalarının hayatına dokunur. Bunları küçük saymak kolaydır; fakat insanların huzuru çok defa bu küçük davranışlar yüzünden bozulur. Rabbimizin bize verdiği imkânı kullanırken başka bir kulun hakkını da gözetelim. Kendimize istediğimiz dikkati, bizi tanımayan insanlar için de gösterebilelim.
Rabbimiz gücümüzü bilir, mazeretimizi görür
Emanetin büyüklüğü bizi ürkütebilir. “Ya yetemezsem, ya hastalanırsam, ya eskisi gibi yapamazsam?” diye düşünebiliriz. Tam burada Rabbimizin rahmetini hatırlamaya ihtiyacımız vardır. Allah, kulunu yaratmış, bedeninin sınırlarını ve hayatının şartlarını bilmiştir. O, bizi başkalarının gücüyle ölçmez. Kur’an’da şöyle buyurulur:
فَٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ مَا ٱسْتَطَعْتُمْ وَٱسْمَعُوا۟ وَأَطِيعُوا۟ وَأَنفِقُوا۟ خَيْرًا لِّأَنفُسِكُمْ وَمَن يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِۦ فَأُو۟لَٰٓئِكَ هُمُ ٱلْمُفْلِحُونَ
“O halde, gücünüz yettiği kadar Allah'a karşı gelmekten sakının. Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğiniz için harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Tegâbün 64/16. Diyanet İşleri Başkanlığı meali.)
Gücümüzün yettiği kadar Allah’a karşı sorumluluğumuzu yerine getirmek, ne kendimizi tüketmek ne de yapabileceğimiz işi bırakmaktır. Bir gençle hastalığı ilerlemiş bir yaşlının imkânı aynı değildir. Sağlığı yerinde bir insanla yatağından kalkamayan bir hastanın ibadeti de aynı şekilde gerçekleşmeyebilir. Fakat her ikisinin Rabbine yönelmesi kıymetlidir. Allah’ın verdiği kolaylık, hastanın Allah ile bağını sürdürebilmesi için açılmış bir rahmet kapısıdır.
İmrân b. Husayn, rahatsızlığı sebebiyle namazı nasıl kılacağını sorduğunda Peygamberimiz ona ayakta kılmasını, buna gücü yetmezse oturarak, ona da gücü yetmezse yan yatarak kılmasını öğretmiştir. (Buhârî, Taksîrü’s-salât, 19; hadis no. 1117.) Buradan alacağımız ders açıktır: Hastalık geldiğinde kulluk bağı kopmaz, ibadetin yerine getirilişinde kulun hâli gözetilir. Böyle bir durumda bilgiyi tahmin ederek değil, güvenilir bir kaynaktan öğrenerek hareket ederiz.
Yaşlı bir yakınımız oturarak namaz kıldığında onu mahcup etmeyelim. Hekimin uyarıları ve dinimizin ruhsatları birbirine düşman değildir. Sağlığı hakkında bilgi almak, ibadetinin hükmünü ehil bir hocaya sormak, sonra elinden geleni samimiyetle yapmak kulun doğru davranışıdır. Yanlış bilgiyle insanı zorlamak bazen hem bedenini incitir hem de Allah’a yönelişini ağırlaştırır. Yardımımız onun önünü açsın; korkutucu sözlerimiz önünü kapatmasın.
Öte yandan kolaylıkları, sorumluluktan kaçmanın bahanesi yapmayalım. “Allah merhametlidir” sözü doğrudur; fakat bu merhamet, bile bile ihmal etmeye çağırmaz. Mazeretimiz varsa doğru öğrenelim, imkânımız varsa vazifemize sarılalım. Başkalarının mazeretini dışarıdan hükme bağlamadan önce kendi ihmalimize bakalım. Rahmet, gayret eden kula ümit verir; gayretsizliğe dinî bir isim vermez.
Kendimizi tüketmeden kulluğu sürdürelim
Hz. Âişe validemizin naklettiği şu hadis, mükellefiyeti taşırken nasıl bir yol izleyeceğimizi gösterir:
“اكْلَفُوا مِنَ الْعَمَلِ مَا تُطِيقُونَ، فَإِنَّ اللَّهَ لاَ يَمَلُّ حَتَّى تَمَلُّوا، وَإِنَّ أَحَبَّ الْعَمَلِ إِلَى اللَّهِ أَدْوَمُهُ وَإِنْ قَلَّ.”
“Güç yetirebileceğiniz amelleri yapmaya gayret ediniz. Allah usanmaz da siz usanırsınız. Allah katında amellerin en sevimlisi az da olsa devamlı olanıdır.” (Ebû Dâvûd, Tatavvu’, 27; hadis no. 1368.)
Allah Resûlü bize bir anlık heyecanın ardından tükenmeyi değil, ömür boyu devam eden bir yönelişi öğretir. Bazen bir sohbet dinler, çok etkilenir, bir gecede hayatımızın bütün alışkanlıklarını değiştirmeye karar veririz. Sonra kendimize fazla yüklenince yorulur, başladığımız işleri bırakırız. Hadisin mesajı, önce farzlarımızı sağlamlaştırmak, ardından devam edebileceğimiz hayırlı amelleri hayatımıza yerleştirmektir. Azlık burada özensizlik değil, sürekliliği koruyacak bir ölçüdür.
Her gün okuyabileceğimiz birkaç âyeti düşünelim. Onları dikkatle okumak, anlamları üzerinde durmak ve bir öğüdünü uygulamak, sadece bazı günler büyük hedefler koyup sonra aylarca Kur’an’dan uzak kalmaktan bizi korur. Bir öğrencinin ders programı, bir annenin evdeki emeği, bir babanın çalışma saatleri farklı olabilir. Herkes kendi imkânını değerlendirsin; fakat “Hiç vaktim yok” demeden önce, dikkatimizi nereye verdiğimize dürüstçe bakalım.
Burada ailemizin hakkı da devreye girer. Nafile bir ibadeti çoğaltırken evladımızın bakımını, eşimizin ihtiyacını, bedenimizin dinlenmesini bütünüyle ihmal edemeyiz. Peygamberimiz Abdullah b. Amr’a bedeninin ve ailesinin de onun üzerinde hakkı olduğunu hatırlatmıştır. (Buhârî, Teheccüd, 20.) Gerçek kulluk, bir sorumluluğu yerine getirirken diğerini yok saymamayı öğretir. Bu ölçü, insanın ibadetini hayatının içine huzurla yerleştirir.
Ebû Hüreyre’nin naklettiği başka bir hadiste Allah Resûlü şöyle buyurur:
“إِنَّ الدِّينَ يُسْرٌ، وَلَنْ يُشَادَّ الدِّينَ أَحَدٌ إِلاَّ غَلَبَهُ، فَسَدِّدُوا وَقَارِبُوا وَأَبْشِرُوا، وَاسْتَعِينُوا بِالْغَدْوَةِ وَالرَّوْحَةِ وَشَيْءٍ مِنَ الدُّلْجَةِ.”
“Din kolaydır. Bir kişi takatinin üstünde ibadete kalkışırsa din karşısında âciz kalır. Bunun için aşırıya kaçmayın, dosdoğru yolu tutun ve sevinin. Sabah, akşam ve gecenin bir kısmında, dinç olduğunuz vakitlerden yararlanın.” (Buhârî, Îmân, 29; hadis no. 39.)
Bu sözde hem gayret hem de müjde vardır. Kendimize ağır gelen bir düzen kurup dini hayatımızdan uzaklaştırmayalım. Namazlarımızın vaktini planlayalım, sürdürülebilir bir Kur’an ve dua alışkanlığı oluşturalım. Başkasının yaptıklarıyla övünmek yahut onunla yarışmak yerine, Rabbimizin bizden beklediğini doğru öğrenelim. Kullukta kıymet, birkaç günlük taşkınlıkta değil, doğru yolda sebat eden gönüldedir.
Kardeşlerim! Devamlı bir kulluk düzeni kurmak için kendimizi tanımamız da gerekir. Hangi saatte dikkatimizi daha kolay topluyoruz, hangi alışkanlık vaktimizi fark etmeden tüketiyor? Telefonumuzda geçen süreyi bir gün dürüstçe gözden geçirelim. Belki Kur’an okumaya ayıramadığımız vakit, bize hiçbir faydası olmayan meşguliyetlerin içinde kayboluyordur. Bu muhasebeyi kendimize kızıp her şeyi bırakmak için yapmayalım. Vaktimizi geri kazanmak, ibadete ve sevdiklerimize daha bilinçli yer açmak için yapalım. Küçük bir düzen, uzun zaman sürdüğünde hayatımızı gerçekten değiştirir.
İyilikte devam ederken başkalarının desteğine de ihtiyaç duyarız. Sabah namazı için birbirini güzellikle uyandıran eşler, birlikte Kur’an öğrenen iki arkadaş, yaşlı bir komşusunu sırayla ziyaret eden insanlar hayrı kolaylaştırır. Böyle bir arkadaşlığı yarışa çevirmeyelim. Bir gün eksik yapanı mahcup etmek yerine ertesi gün yeniden katılmasına yardımcı olalım. Bizim de zayıf anımız olabilir; o gün yanımızda bir kardeşimizin bulunması bize güç verir. Hayırlı bir topluluk, insanların eksiklerini konuşarak değil, doğruya dönmelerini destekleyerek kıymet kazanır.
Çocuğa sorumluluk, sevgiyle öğretilir
Kardeşlerim! Peygamberimizin şu sözü, yükümlülüğün şartlarını ve insanın hâlini gözetmenin önemini gösterir:
عَنْ عَائِشَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “رُفِعَ الْقَلَمُ عَنْ ثَلاَثَةٍ: عَنِ النَّائِمِ حَتَّى يَسْتَيْقِظَ، وَعَنِ الْمُبْتَلَى حَتَّى يَبْرَأَ، وَعَنِ الصَّبِىِّ حَتَّى يَكْبَرَ.”
“Üç kişiden sorumluluk kaldırılmıştır: Uyuyandan uyanıncaya kadar, akıl hastalığına duçar olandan aklı başına gelinceye kadar ve çocuktan bulûğ, yani ergenlik çağına gelinceye kadar.” (Ebû Dâvûd, Hudûd, 17; hadis no. 4398.)
Bu hadis, akıl ve idrakin sorumlulukla ilişkisini anlatır. Küçük çocuğa bir yetişkinin hesabını yükleyemeyiz. Henüz öğrenme çağındaki bir evladımızın hatasını, bilerek ve anlayarak yapılan bir davranışla aynı şekilde değerlendiremeyiz. Aynı biçimde, karar verme ve anlama yetisini etkileyen ağır bir rahatsızlığı bulunan kişinin hâlini de ehil insanların rehberliğiyle gözetmek gerekir. Her ruhsal sıkıntı aynı değildir; insanları bir kelimeyle damgalamadan ihtiyaçlarını anlayalım.
Çocuk henüz yükümlü değil diye onu ibadet hayatından uzak tutmak da doğru olmaz. Onu yanımıza alabilir, kısa bir sûreyi birlikte öğrenebilir, dua ederken adını anabiliriz. Camide kendisini güvende ve değerli hisseden çocuk, Allah’a yönelişi sıcak bir hatırayla tanır. Öğretmek için zaman ayırmak, bir kusurunu sakince düzeltmek, kendi namazımızla örnek olmak, çocuğun gönlünde kalıcı iz bırakır. Ailenin sabrı, ibadetin sevdirilmesinde büyük bir nimettir.
Evladımız bir gün namazı aksattığında önce ne yaşadığını anlamaya çalışalım. Bildiği hâlde ihmal mi ediyor, öğrenmekte mi zorlanıyor, arkadaş çevresinde bir soruyla mı karşılaşıyor? Bunların her birine aynı tepkiyi veremeyiz. Sorumluluğu hatırlatırken yüzünü umutsuzluğa değil, yeniden gayrete çevirelim. “Sen zaten yapamazsın” sözü yerine, birlikte kurulabilecek bir düzen gösterelim. Çocuğun hatasını bütün kimliğine dönüştürmeyelim; ona düzelme imkânını hissettirelim.
Bu ölçü yaşlılarımıza ve bakım bekleyen yakınlarımıza karşı da bizi inceltir. Bir insan unutkanlık yaşadığında onun eksikliğini alay konusu yapmayalım. Yapabileceklerini destekleyelim, yapamadığı işlerde yanında olalım. Kendi gençliğimizin gücünü herkesten beklemek adalet değildir. İbadeti öğretirken karşımızdaki kulun şartlarını gözetmek, Peygamberimizin rehberliğini evimize taşımaktır. Evladımıza Allah’ın emrini öğretelim; Allah’ın rahmetini de kendi davranışımızda gösterelim.
Yanlışımızı düzeltelim, merhametten ümit kesmeyelim
Ebû Zer’in naklettiğine göre Allah Resûlü şöyle buyurmuştur:
عَنْ أَبِى ذَرٍّ الْغِفَارِيِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “إِنَّ اللَّهَ تَجَاوَزَ عَنْ أُمَّتِى الْخَطَأَ وَالنِّسْيَانَ وَمَا اسْتُكْرِهُوا عَلَيْهِ.”
“Allah, yanılarak, unutarak ve zor kullanılarak yaptıklarından dolayı ümmetimi sorumlu tutmaz.” (İbn Mâce, Talâk, 16; hadis no. 2043.)
Hepimiz unutabilir, yanılabiliriz. Bu hadis, insanın iradesi dışında gerçekleşen durumları dikkate alan bir rahmeti hatırlatır. Fakat yanılmanın günah bakımından değerlendirilmesiyle, ortaya çıkan zararı giderme sorumluluğunu birbirine karıştırmayalım. Yanlışlıkla bir komşumuzun eşyasına zarar verdiysek onu telâfi etmemiz gerekebilir. Birine hatalı bilgi verdiysek doğrusunu bildirmeliyiz. Unutmak bizi kötü niyetli yapmaz; fakat hatırladıktan sonra düzeltmek bize düşer.
Namaz konusunda da Resûlullah’ın öğrettiği yol budur. Kaynak eserde anlatılan bir yolculukta ashâb uyuyakalmış, namazı vaktinde kılamamıştı. Peygamberimiz onları umutsuzluğa sürüklememiş, uyandıktan sonra namazlarını kılmalarını sağlamıştı. (İbn Hanbel, Müsned, IV, 90; hadis no. 16949.) Uyku hâliyle bilerek ihmal arasında fark vardır. Bir vakti kaçırdığımızda bütün günü bırakmak yerine ne yapacağımızı öğrenip vazifemize dönelim.
Vicdanı hassas bazı kardeşlerimiz ise akıllarından geçen istemsiz düşünceler sebebiyle kendilerini suçlar. Ebû Hüreyre’nin naklettiği şu hadis onlara da bir ferahlık verir:
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ النَّبِيَّ –قَالَ عَبْدُ الرَّحْمَنِ: عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى تَجَاوَزَ عَنْ أُمَّتِى كُلَّ شَيْءٍ حَدَّثَتْ بِهِ أَنْفُسَهَا مَا لَمْ تَكَلَّمْ بِهِ أَوْ تَعْمَلْ.”
“Yüce Allah, dile getirmedikleri veya yapmadıkları müddetçe, içlerinden geçirdikleri şeylerden dolayı ümmetimi sorumlu tutmaz.” (Nesâî, Talâk, 22; hadis no. 3463.)
İnsanın istemeden zihnine gelen bir düşünceyle, isteyerek benimsediği niyet ve davranış aynı değildir. Bir vesvese belirdi diye imanımızın yok olduğunu sanmayalım. Onu büyütüp kendimizi sürekli sorgulayarak ibadetten uzaklaşmayalım. Sıkıntımız yoğunlaşıp günlük hayatımızı bozuyorsa güvenilir dinî rehberliğin yanında gerekli uzman desteğini de alalım. Rabbimizin merhametiyle tedavi arayışı arasında bir çelişki yoktur. Kendimize gösterdiğimiz anlayış, yeniden sağlıklı bir gayrete dönüşsün.
İnsan yanıldığını fark ettiğinde bazen utanır ve konunun bir daha açılmamasını ister. Fakat hak sahibi birinin gönlünü düşünmek, kendi mahcubiyetimizi gizlemekten daha kıymetlidir. Yanlış bilgiyle bir arkadaşımızı suçlamışsak yalnız içimizden pişman olmakla yetinmeyelim; suçlamayı işitenlere de doğrusunu söyleyelim. Unuttuğumuz borcu hatırladıysak alacaklımızın bize yeniden sormasını beklemeyelim. İhmâl ettiğimiz bir görevi tamamlayabiliyorsak bugün başlayalım. Böylece Allah’ın merhametiyle ferahlayan vicdanımız, insanlara karşı sorumluluğunu da yerine getirir.
Bir başkasının yanılmasını gördüğümüzde ise onu kendi hatamız için beklediğimiz anlayışla karşılayalım. Yine de anlayış göstermek, ortaya çıkan zararı yok saymayı gerektirmez. Hem hatayı düzeltebilir hem insanın onurunu koruyabiliriz. Evladımızın yanlışını kalabalıkların önünde konuşmak yerine uygun bir vakitte yanında oturalım. Çalışma arkadaşımızın eksikliğini herkesin önünde büyütmek yerine nasıl telâfi edeceğimizi birlikte belirleyelim. Sorumluluğu hatırlatan sözümüz, insanı doğruya döndürecek kadar açık ve yeniden gayrete yöneltecek kadar merhametli olsun.
Bize verilen bir görevi yerine getirirken yetkimizin sınırını da bilmeliyiz. Bir işyerinde yönetici olmak, insanların onurunu incitme hakkı vermez. Anne baba olmak, çocuğumuzun her sorusunu saygısızlık diye susturmamızı gerektirmez. Bir aile büyüğü olmak, herkesin yerine karar vermek anlamına gelmez. İmkânımız ve yetkimiz arttıkça insanların hâlini gözetme sorumluluğumuz da artar. Kendi sözümüzün kolayca kabul edildiği yerde daha dikkatli olalım. Çünkü bazen bize karşı çıkamayan bir insan susar; biz ise onun incindiğini fark etmeden haklı olduğumuzu düşünürüz.
Bu yüzden sorumluluğumuzu yerine getirirken danışmayı da önemseyelim. Ailemizi ilgilendiren bir meselede onların düşüncesini dinleyelim. Bir görev paylaşırken herkesin gücünü ve şartını gözetelim. Hata yaptığımızda makamımızı veya yaşımızı özür dilemenin önüne koymayalım. İnsanları Allah’ın emaneti olarak görmek, onları kendi isteklerimizin etrafında dolaşan kişiler saymamızı engeller. Evimizde huzurun, işimizde güvenin oluşması için böyle bir anlayışa ihtiyacımız vardır. Kendisine güvenilen bir insan olmak ne güzel bir nimettir. Bu nimeti koruyalım; insanların bize rahatça gerçeği söyleyebildiği, bizim de o gerçeği dinleyebildiğimiz bir ahlâk geliştirelim.
Bugün hangi sorumluluğumu yerine getireceğim?
Aziz müminler! Şimdi başkalarının hesabını bir yana bırakıp kendi hayatımıza bakalım. Her gün aksattığımız bir farz, ertelediğimiz bir borç, ihmal ettiğimiz bir yakın var mı? Bunları bir defada bütünüyle çözmek zor gelebilir. Fakat bugün doğru bir başlangıç yapabiliriz. Önce bize ait olan sorumluluğu tanıyalım; sonra onu yerine getirmek için hangi somut adımı atabileceğimizi belirleyelim. Samimi bir başlangıcı küçük diye küçümsemeyelim.
Namazımız için vakit ayıralım. Bir kul hakkı varsa sahibine dönelim. Hastalık sebebiyle tereddütte kaldığımız bir ibadetin hükmünü doğru öğrenelim. Çocuğumuza bağırmak yerine yanında oturup bir sorusunu dinleyelim. İşimizde aksattığımız bir görevi telâfi edelim. İmkânımız yetmeyen durumlarda yardım isteyelim. Bunlar kuru tavsiyeler olarak kalmasın; bugün evimize dönerken içlerinden bize düşen birini seçelim ve Allah’ın yardımıyla uygulayalım.
Geçmişteki ihmalimizi hatırlamak, geleceğimizi bütünüyle kaybettiğimiz anlamına gelmez. Tevbe eden kul için yeni bir yöneliş mümkündür. Rabbimizin rahmetine güvenip doğrulalım; elimizden geleni yapıp O’ndan yardım isteyelim. Herkesin yükünü kendi üzerimize alamayız, fakat kendimize verilen emaneti başkasına da bırakamayız. Allah bizden gücümüzün ötesini istemez; biz de gücümüzün yettiği iyiliği ertelemeyelim.
Dua
Allah’ım! Bize verdiğin aklın, iradenin, sağlığın ve zamanın kıymetini bilmeyi nasip eyle. Emanetlerini hakkıyla taşımamız için bize güç ve doğru bilgi ver. Yapabileceğimiz hâlde ihmal ettiğimiz vazifelerimizden dolayı bizi bağışla. Mazeretimizi bahaneye, gayretimizi gösterişe dönüştürmekten bizi koru. Farzlarımızı özenle yerine getiren, hayırlı amellerde sebat eden kullarından eyle.
Rabbimiz! Hastalarımıza şifa, yaşlılarımıza huzur, bakım bekleyen kardeşlerimize şefkatli yardımcılar ihsan eyle. İbadet etmek isteyen fakat nasıl yapacağını bilemeyen kullarına doğru rehberler nasip eyle. Evlatlarımızı Sana severek yönelen müminlerden eyle. Anne babalara sabır ve hikmet ver; gençlerimize emanetlerini koruyacak bir iman şuuru lütfet. Bizi birbirimizin kusurunu büyütenlerden değil, iyiliğini destekleyenlerden eyle.
Allah’ım! Unutarak ve yanılarak yaptıklarımız sebebiyle bizi sorumlu tutma. Bilerek işlediğimiz günahlardan samimi tevbe etmeyi, verdiğimiz zararları gidermeyi, kul hakkından arınmayı nasip eyle. Vesveseyle bunalan gönüllere ferahlık ver. Kur’an’ın ve sünnetin ölçüsünden ayrılmadan, rahmetine güvenerek yaşamayı bize öğret. Ömrümüzü kullukla bereketlendir; huzuruna imanla, yüz akıyla ve affına kavuşmuş olarak gelmeyi nasip eyle. Âmin.
Kaynak eser: Diyanet, Hadislerle İslâm, 2. cilt. Arapça Kur’an metni: Tanzil Quran Text (Uthmani 1.1), CC BY 3.0. Ayet mealleri: Diyanet İşleri Başkanlığı, Halil Altuntaş–Muzaffer Şahin.
