Kadınların Özel Hâlleri: Âdet, Loğusalık ve İstihâze

Hamd, kadın ve erkeği kulluğuna muhatap kılan, bedenimizin hâllerini bilen, rahmetiyle hayatımızı kuşatan Yüce Allah’a mahsustur. Salât ve selâm, aile hayatında şefkati öğreten, kadınların sorularını dinleyen ve onlara dinlerini incitmeden anlatan Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’ya, onun ailesine, ashâbına ve yolunu takip eden bütün müminlere olsun.

Muhterem kardeşlerim, bugün evlerimizin içinde yaşanan, fakat bazen doğru biçimde konuşamadığımız bir konuya kulak vereceğiz. Kadınların âdet, loğusalık ve istihâze hâlleri hem ibadet hayatını hem aile ilişkilerini ilgilendirir. Bu mesele sadece kadınların kendi aralarında öğreneceği bir bilgi değildir. Eşini anlamak isteyen bir erkek, kızını güvenle yetiştirmek isteyen bir baba, annesinin ve kardeşinin haysiyetini gözeten bir evlat da bu konuda doğru ölçüyü bilmelidir.

Bir genç kız bedenindeki değişiklikten korkabilir; yeni doğum yapmış bir anne hem yorgunluğunu hem ibadetine dair sorularını tek başına taşımaya çalışabilir. Uzun süren kanama yaşayan bir kadın, namazını nasıl kılacağını bilmediği için endişelenebilir. Bunlara doğru bilgiyle ve merhametle yaklaşmak gerekir. Dinimiz insanı tanıyarak hüküm koyar; bizim de insanı dinleyerek konuşmamız gerekir. Hayâ, öğrenmenin önüne duvar örmek değildir; doğru bilgiyi uygun bir edeple öğrenmektir.

Bir kadının özel hâli, onun haysiyetinden hiçbir şey eksiltmez

Âişe validemizin naklettiği küçük bir ev içi konuşma, büyük bir yanlışı düzeltir. Peygamberimiz bir namaz örtüsünü kendisine uzatmasını istemiş, o ise âdetli olduğunu söylemiştir. Rivayeti dinleyelim:

عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ: قَالَ لِى رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “نَاوِلِينِى الْخُمْرَةَ مِنَ الْمَسْجِدِ.” قَالَتْ: فَقُلْتُ إِنِّى حَائِضٌ. فَقَالَ: “إِنَّ حَيْضَتَكِ لَيْسَتْ فِى يَدِكِ.”

“Hz. Âişe anlatıyor: Allah Resûlü benden mescitteki küçük namaz örtüsünü kendisine uzatmamı istedi. Ben âdetli olduğumu söyledim. O da “Âdetin senin elinde değildir” buyurdu.” (Müslim, Hayız, 11; standart numaralandırmada hadis no. 298.)

Burada bir kadının elinin sırf âdetli olduğu için pis sayılmayacağı öğretilmektedir. Bu cümleyi, âdetin başlamasını veya durmasını kadının kendi iradesiyle yönetebileceği şeklinde anlamayalım. Hadisin konusu, bir eşyayı tutan elin ve kişinin necis görülmemesidir. Âdet kanı bulaşmışsa o maddî kir temizlenir; fakat kişinin bütün bedeni, dokunduğu her şey veya yaptığı her iş kirli kabul edilmez. İbadetle ilgili özel hükümler ile insanın saygınlığı ayrı ayrı korunur.

Bir kadının âdet görmesi bir kusur, utanç veya günah değildir. Allah’ın yaratılışımıza koyduğu tabiî bir durumdur. Bunun üzerinden alay etmek, onu evin bir köşesine uzaklaştırmak veya kendisini değersiz hissettirmek doğru olmaz. Bedeninde ağrı ve yorgunluk yaşıyorsa anlayışa ihtiyaç duyar. Her kadının yaşadığı sıkıntı da aynı değildir. Başkasının kolay geçirdiği bir dönemi ölçü alarak onun hâlini küçümsemeyelim; hissettiği ihtiyacı dinleyelim.

Evimizde âdetli bir kadının yaptığı yemek yenmez, tuttuğu ekmek bozulur, dokunduğu bebek zarar görür gibi inanışlar bulunuyorsa bunları dinimizin hükmü gibi aktarmayalım. Bu sözler insanı incitir, aile hayatına gereksiz korkular taşır. Mutfakta kullanılan elin temizliği herkes için önemlidir; fakat âdetli olmak yemeği kirleten bir sebep değildir. Peygamberimizin ölçüsü, tabiî bir durumu uğursuzluğa dönüştürmemeyi öğretir. Ailemizi korumak, yanlış korkuları çoğaltmakla gerçekleşmez.

Bir baba kızının yaşadığı ilk değişiklikte evin diliyle güven verebilir. Onun özel durumunu kardeşlerinin önünde açıklamaz, sorularını küçümsemez, ihtiyaç duyduğu malzemeye ulaşmasını sağlar. Anne de yalnız kendi alışkanlıklarını aktarmakla yetinmeyip güvenilir bilgiyi öğrenir. Çocuğun mahcup olmasını fırsat bilerek onu susturmak kolaydır; güven duyduğu bir yetişkin olmak ise emek ister. Bu emek onun ileride ibadetini doğru yapmasına ve bedenine saygıyla yaklaşmasına yardımcı olur.

Kardeşlerim, böyle konuları konuşurken kullandığımız kelimeleri düşünelim. “Sen kirlisin” demek ile “Bu hâlde bazı ibadetlere dair özel hükümler var” demek aynı etkiyi bırakmaz. İlkinde insanın kendisi hedef alınır; ikincisinde Allah’ın emri açıklanır. Fıkıhta kullanılan hükmî temizlik ifadeleri, kadını değersiz gören bir ahlâkın gerekçesi yapılamaz. Bir hükmü doğru öğrenmek kadar o hükmü doğru bir dille anlatmak da önemlidir.

Peygamberimizin evinde sevgi özel günlerde de sürüyordu

Doğru ölçüyü yalnız sözlerden değil, Allah Resûlü’nün evindeki davranışlardan da öğreniyoruz. Âişe validemiz bize son derece sade, fakat aile hayatımızı güzelleştirecek bir hatıra aktarıyor:

عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ: كُنْتُ أَشْرَبُ وَأَنَا حَائِضٌ، ثُمَّ أُنَاوِلُهُ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) ، فَيَضَعُ فَاهُ عَلَى مَوْضِعِ فِيَّ، فَيَشْرَبُ، وَأَتَعَرَّقُ الْعَرْقَ وَأَنَا حَائِضٌ، ثُمَّ أُنَاوِلُهُ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) ، فَيَضَعُ فَاهُ عَلَى مَوْضِعِ فِيَّ.

“Hz. Âişe anlatıyor: Âdetli olduğumda bir şey içer, ardından kabı Peygamberimize verirdim. O, ağzını benim ağzımın değdiği yere koyarak içerdi. Kemikli etten yediğimde de onu kendisine uzatırdım; ağzını benim ağzımın değdiği yere koyardı.” (Müslim, Hayız, 14; standart numaralandırmada hadis no. 300. Ebû Dâvûd, Tahâret, 102.)

Bu anlatımda tiksinme, uzaklaştırma veya sevgiyi askıya alma yoktur. Peygamberimiz eşinin bulunduğu hâli bilerek aynı kabı paylaşmış, onun dokunduğu yiyeceği yemiştir. Allah’ın koyduğu özel sınırı korumak, eşimizi hayatımızdan dışlamak değildir. Aynı sofrada oturmak, sohbet etmek, yakınlık ve ilgi göstermek devam eder. Bir insanın kendisini yalnız ve istenmeyen hissetmesine sebep olan tavırlar, sünnetin ailede öğrettiği şefkatle bağdaşmaz.

Rabbimiz âdetle ilgili sınırı da açıkça bildirir. Âyetin tamamını dinleyelim:

وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلْمَحِيضِ قُلْ هُوَ أَذًى فَٱعْتَزِلُوا۟ ٱلنِّسَآءَ فِى ٱلْمَحِيضِ وَلَا تَقْرَبُوهُنَّ حَتَّىٰ يَطْهُرْنَ فَإِذَا تَطَهَّرْنَ فَأْتُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ أَمَرَكُمُ ٱللَّهُ إِنَّ ٱللَّهَ يُحِبُّ ٱلتَّوَّٰبِينَ وَيُحِبُّ ٱلْمُتَطَهِّرِينَ

“Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: "O bir ezadır (rahatsızlıktır). Ay halinde kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Şüphesiz Allah çok tövbe edenleri sever, çok temizlenenleri sever."” (Bakara 2/222. Diyanet İşleri Başkanlığı meali.)

Âyetteki yaklaşmama emrinin bu dönemde cinsel ilişkiye dair olduğunu Peygamberimizin açıklaması öğretir. Eşle yemek yemeyi veya konuşmayı bırakmak kastedilmez. (Müslim, Hayız, 16; standart numaralandırmada hadis no. 302.) Kadının bedenindeki özel durum görmezden gelinemez; Allah’ın belirlediği sınır aşılmaz. Fakat o sınır, eşimizi ilgiden ve sevgiden mahrum bırakmanın bahanesi de olamaz. Helâl olan yakınlıkta da karşılıklı saygı ve kişinin hâlini gözetmek esastır.

Evliliğimizde şefkatin ne kadar gerçek olduğu, bazen tam bu günlerde anlaşılır. Eşi ağrı çekerken onun dinlenmesine yardımcı olan, çocukların bakımını paylaşan, bir işi kendisi üstlenen erkek güzel bir sorumluluk almış olur. Her ihtiyacı kendisine söylenene kadar beklemek yerine dikkatle görmek de bir ilgidir. İbadet hükümlerini konuşurken bu ahlâkı unutmayalım. Sünneti sevmek, evdeki yorgunluğu görmemiz ve yükü paylaşmamız için de bizi harekete geçirsin.

İlgi göstermek, kadının özel hâlini sürekli konuşmak veya onu sadece bu hâlle tanımlamak değildir. İşyerinde, aile toplantısında yahut arkadaş çevresinde onun mahrem bilgisini açıklamak doğru olmaz. Bazen yardım etmek isteyen biri bile sınırı aşabilir. İhtiyacını soralım, cevap vermek istemediği ayrıntıda ısrar etmeyelim. İnsan, kendisine gösterilen yakınlığın içinde saygıyı da görmek ister. Eşimizin hakkını gözetmek, onun mahremiyetini bizim sözümüzden de korumaktır.

Âişe validemiz ayrıca, âdetli olduğu sırada Peygamberimizin kucağına yaslanarak Kur’an okuduğunu anlatır. (Buhârî, Hayız, 3; Müslim, Hayız, 15.) Bu hatıra, kadının Allah’ın kelâmını dinlemesine veya eşiyle aynı ortamı paylaşmasına engel bir değersizlik bulunmadığını gösterir. Eşler arasındaki sevgi, Allah’ın sınırlarını çiğnemeden de yaşanır. Ailemizde bir yanlış düşünceyi düzeltirken bu güzel örneğin sıcaklığını hissedelim; dinin insanı dışlayan bir söz gibi algılanmasına izin vermeyelim.

Allah’ın belirlediği hükme uymak da kulluktur

Âdet ve loğusalık günlerinde namaz kılınmaz, oruç tutulmaz. Bu sürede kılınmayan namazlar sonradan kaza edilmez; tutulmayan farz oruçlar ise uygun zamanda kaza edilir. Bu hükümleri kendi düşüncemizle değiştirmeyiz. Âişe validemiz, Resûlullah’ın dönemindeki uygulamayı soran Muâze’ye şöyle anlatmıştır:

عَنْ مُعَاذَةَ قَالَتْ: سَأَلْتُ عَائِشَةَ فَقُلْتُ: مَا بَالُ الْحَائِضِ تَقْضِى الصَّوْمَ وَلاَ تَقْضِى الصَّلاَةَ؟ فَقَالَتْ: أَحَرُورِيَّةٌ أَنْتِ؟ قُلْتُ: لَسْتُ بِحَرُورِيَّةٍ، وَلَكِنِّى أَسْأَلُ، قَالَتْ: كَانَ يُصِيبُنَا ذَلِكَ فَنُؤْمَرُ بِقَضَاءِ الصَّوْمِ وَلاَ نُؤْمَرُ بِقَضَاءِ الصَّلاَةِ.

“Muâze anlatıyor: Hz. Âişe’ye, âdetli kadının neden orucu kaza edip namazı kaza etmediğini sordum. Âişe, “Sen Harûrî misin?” dedi. “Hayır, Harûrî değilim; öğrenmek için soruyorum” dedim. Bunun üzerine, “Biz de bu hâli yaşardık; orucu kaza etmemiz emredilir, namazı kaza etmemiz emredilmezdi” dedi.” (Müslim, Hayız, 69; standart numaralandırmada hadis no. 335. Ayrıca Buhârî, Hayız, 20.)

Rivayette geçen Harûrî sözü, o dönemde sünnetin bu hükmüne farklı yaklaşan bir anlayışla ilgilidir. Bugün öğrenmek için soru soran bir hanımı bu kelimeyle suçlamayalım. Muâze sorusunu açıklamış, Âişe validemiz de ona uygulamayı öğretmiştir. Bizim yapacağımız, hadisin bildirdiği hükmü anlamak ve soruyu doğru bilgiyle cevaplamaktır. Bilmediğini soran insana kapıyı kapatmak, onun sünneti öğrenmesine yardımcı olmaz.

İbadette gayretli olmak güzeldir; fakat Allah’ın istemediği biçimde bir yükü üstlenmek daha ileri bir kulluk sayılmaz. Âdetli bir kadının “Namazı bırakınca vicdanım rahat etmiyor” diyerek bu hâlde namaz kılması doğru değildir. Rabbimizin koyduğu hükme uyması gerekir. Muaf tutulduğu günler için kendisine namaz borcu çıkarmasın. Allah’ı sevmek, O’nun verdiği kolaylığı kabul ederken de hissedilir. İtaatin ölçüsünü kendi kaygımız değil, doğru öğrenilmiş dinî hüküm belirler.

Bu günlerde Allah’la bütün bağlarının koptuğunu düşünmek de yanlıştır. Dua edebilir, zikredebilir, salavat getirebilir ve hayır işleyebilir. Kur’an’ı dinleyebilir, dinî bilgi öğrenebilir. Kur’an okumaya veya mushafa dokunmaya dair ayrıntılar ise kendi hükümleri içinde öğrenilir; bir konuda izin bulunmasını bütün ibadetlerin aynı şekilde yapılabileceği sanısına dönüştürmeyelim. Kulluk yalnız namaz sayısından ibaret değildir; samimi bir dua, sabır ve iyilik de Allah’a yönelişimizin içindedir.

Ramazan günlerinde bazen bir kadın oruç tutamadığını gizlemek için çok zorlanıyor. Özellikle mahrem durumunu açıklamak istemediği bir ortamda onu sorularla sıkıştırmayalım. Herkesin neden yemediğini veya neden yediğini denetlemeye kalkışmak bize düşmez. Kendi sorumluluğunu doğru bilen kişi, tutamadığı oruçları sağlığı ve imkânı elverdiğinde kaza eder. Yakınlarının görevi ise onu utandırmak değil, gereken zamanda dinlenmesine ve ibadetini tamamlamasına yardımcı olmaktır.

Hac yolculuğunda âdet gören Âişe validemizin üzüldüğünü Peygamberimiz görmüş, bunun Allah’ın Âdem kızları için takdir ettiği bir hâl olduğunu söyleyerek onu teselli etmiştir. Temizleninceye kadar tavaf dışında hac görevlerini yapabileceğini bildirmiştir. (Buhârî, Hayız, 1; hadis no. 294.) Bu olay bize, ibadet aşkını küçümsemeden doğru hükmü öğretmeyi gösterir. Âdet, kadının haccının bütünüyle boşa gittiği anlamına gelmez. Yolculuk planındaki özel durumlar da güvenilir rehberlikle düzenlenir.

Bir kadın ibadetini nasıl sürdüreceğini sorarken aslında Rabbine bağlılığını gösteriyor olabilir. Onun soru sormasını dindarlığının eksikliği gibi görmeyelim. Özellikle gençler doğru cevap alamadığında ya gereksiz bir yük taşır ya da ibadetten tamamen uzaklaşabilir. Namazın kaza edilmemesiyle orucun kaza edilmesi arasındaki farkı birkaç sakin cümleyle öğretmek, yıllarca taşınan endişeyi hafifletebilir. Açık bilgi ve merhametli dil, aynı evde birbirini tamamlasın. Öğrendiğimiz cevabı güvenilir kaynağıyla birlikte paylaşalım; anlamadığı yer olursa yeniden sorabileceğini söyleyelim. Bir açıklamayı ilk defada kavrayamamak insanın samimiyetini azaltmaz.

Loğusalıkta destek, istihâzede doğru bilgi

Yeni doğum yapmış bir annenin bedeni toparlanırken hayatı da büyük ölçüde değişir. Nifas, doğum sonrasında görülen loğusalık kanamasıdır. Bu dönemin ibadet hükümleri temel olarak âdet hükümleri gibidir. Süresi herkeste aynı değildir. Hanefî mezhebinde üst sınır kırk gündür; kanama daha önce sona erdiğinde uygun şekilde gusledilip ibadete dönülür. Devam eden veya aralıklarla kesilen kanamalarda ayrıntılı hüküm, kişinin hâline göre öğrenilir. (Din İşleri Yüksek Kurulu, “Lohusalık süresi ne kadardır?”)

Loğusa bir anneye yalnız ibadetin hükmünü söyleyip gündelik yükünü bırakmak yeterli değildir. Uykusuzluğu, beslenmesi, dinlenmesi ve duygusal ihtiyaçları da gözetilmelidir. Bebeği sevmek için gelen yakınımız anneye yeni işler çıkarmasın. İkram beklemek yerine bir öğün hazırlamak, evdeki diğer çocuğa yardımcı olmak veya annenin rahatça dinlenmesine fırsat vermek daha güzel olabilir. Bir hayatı dünyaya getiren bedenin ve bu sorumluluğu taşıyan gönlün ilgiye ihtiyacı vardır.

Loğusalıkla ilgili korkutucu ve kaynağı belirsiz inanışları çoğaltmayalım. Anneye uğursuzluk atfetmeyelim, onu insanlardan ve gündelik hayattan zorla uzaklaştırmayalım. Tedbir, sağlık bilgisi ve mahremiyet önemlidir; fakat bunları hurafeyle karıştırmak annenin kaygısını artırabilir. Sürekli kanama, yoğun ağrı veya onu zorlayan başka bir belirti olduğunda sağlık desteği ihmal edilmez. Bir dinî hükmü bilmek, tıbbî değerlendirme ihtiyacını ortadan kaldırmaz.

Âdet ve loğusalık dışındaki kanama hâlleri ise istihâze başlığı altında değerlendirilir. Bu durum bütün kanamaların aynı ibadet hükmünde olmadığını gösterir. Fâtıma bint Ebû Hubeyş’in sorusuna verilen cevap, burada temel bir rehberdir:

عَنْ عَائِشَةَ أَنَّ فَاطِمَةَ بِنْتَ أَبِى حُبَيْشٍ سَأَلَتِ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَتْ: إِنِّى أُسْتَحَاضُ فَلاَ أَطْهُرُ، أَفَأَدَعُ الصَّلاَةَ؟ فَقَالَ: “لاَ، إِنَّ ذَلِكَ عِرْقٌ، وَلَكِنْ دَعِى الصَّلاَةَ قَدْرَ الْأَيَّامِ الَّتِى كُنْتِ تَحِيضِينَ فِيهَا، ثُمَّ اغْتَسِلِى وَصَلِّى.”

“Hz. Âişe’den nakledildiğine göre Fâtıma bint Ebû Hubeyş, devamlı kanama gördüğünü söyleyerek namazı bırakıp bırakmayacağını sordu. Peygamberimiz, “Hayır; bu bir damardan gelen kandır. Âdet gördüğün günler kadar namazı bırak; ardından guslet ve namazını kıl” buyurdu.” (Buhârî, Hayız, 24; hadis no. 325. Müslim, Hayız, 62.)

Peygamberimiz, devamlı kanama sebebiyle namazın bütünüyle bırakılmasına izin vermemiş, âdet günleriyle diğer kanamayı ayırmıştır. Bu ayrımı öğrenmeden “Kan varsa namaz yok” diye genel bir hüküm veremeyiz. İstihâze hâlinde temizlik, abdest ve özür hükümleri uygun şekilde yerine getirilerek namaza devam edilir; oruç da tutulabilir. Özürlü sayılmanın şartları ve abdestin ne zaman yenileneceği ayrıntılıdır. Kişinin durumunu dinleyerek cevap verecek güvenilir bir rehbere ihtiyaç duyulabilir.

Bugün birçok hanım düzensiz kanama yüzünden hem sağlık hem ibadet açısından yoruluyor. Ona sadece “Takma kafana” demek sorusunu cevaplamaz. Kanamanın günlerini ve daha önceki düzenini kaydetmesi dinî değerlendirmeye yardımcı olabilir; gerekli sağlık incelemesini de yaptırmalıdır. Her kadın için tek bir takvim ve aynı hüküm uygulanmaz. Bir arkadaşımızın yaşadığından hareketle kesin karar vermek yerine, kendi durumumuzu doğru biçimde anlatıp güvenilir bilgi alalım.

Bu rehberliğin mahremiyete uygun verilmesi de önemlidir. Bir kadının sorusunu herkesin yanında açıklamak, sağlık bilgilerini izinsiz paylaşmak veya anlattığı hâlle alay etmek kabul edilemez. Dinini doğru yaşamak isteyen insan, kendisini güven içinde hissedebilsin. Din görevlilerimiz ve kadınlara rehberlik eden eğitimcilerimiz, bilmedikleri hususta tahmin yürütmek yerine doğru kaynağa yönlendirsin. Böylece soru sormak, yeni bir incinmenin değil, öğrenmenin başlangıcı olur.

Evimizde merhameti ve doğru bilgiyi çoğaltalım

Aziz müminler, bu konunun sonunda yalnız bazı günleri ve hükümleri hatırlamış olmayalım. Peygamberimizin bize öğrettiği insanı görme biçimini evimize götürelim. Âişe validemiz sorusunu sorabiliyor, Fâtıma bint Ebû Hubeyş yaşadığı sıkıntıyı anlatabiliyor, yeni bir hüküm öğrenirken insanın haysiyeti korunuyordu. Bizim evimizde ve çevremizde de doğru bilgiyi isteyen kişinin başvurabileceği güvenli bir kapı olsun. Dinî hassasiyet, şefkatimizi azaltmasın; daha dikkatli davranmamıza yardım etsin.

Eşler olarak birbirimize karşı dilimizi gözden geçirelim. Bir hanımın ağrısı yüzünden işini yavaş yapması hemen tembellik diye yorumlanmasın. Her tartışmada onun özel hâlinin adı ortaya atılmasın, söylediği her söz bununla değersizleştirilmesin. Karşılıklı konuşmayı, ihtiyacı dinlemeyi ve iş bölümü yapmayı öğrenelim. Anlayış göstermek, her davranışı doğru kabul etmek demek değildir; insanın hâlini bilerek adil ve merhametli davranmaktır. Ailenin huzuru bu dikkatle güçlenir.

Anne babalar bir sonraki nesle yalnız yasak listesi bırakmasın. Kız çocuklarına temizliği, ibadetin temel hükümlerini ve soru sormanın doğru yollarını öğretelim. Erkek çocuklarına da küçümsememeyi, mahrem bilgiyi yaymamayı ve ailede sorumluluk almayı gösterelim. Bir oğul annesine yardım ederken, bir kardeş diğerinin özel hâlini saygıyla karşılarken güzel ahlâk öğrenir. Bu eğitim, evin içindeki küçük davranışlardan başlayarak yarının eşlerini ve anne babalarını yetiştirir.

Öğretmenler ve aile büyükleri de gençlerin mahremiyetini koruyabilir. Okulda ihtiyacı olan bir öğrenciyi arkadaşlarının önünde zor durumda bırakmamak, gerekli sağlık ve temizlik imkânına ulaşmasını sağlamak değerlidir. Dinî bilgiyi öğretirken utandırıcı bir sınav ortamı kurmaya gerek yoktur. Çocuk, yanlış bildiği bir şeyi düzeltirken kendisini aşağılanmış hissetmesin. Bilgi güvenle birlikte verildiğinde, yalnız bir hüküm öğrenmez; ihtiyaç duyduğunda yardım isteyebileceğini de öğrenir.

Bu hafta ailemizde bir yanlış inanışı bırakmaya ve bir doğru bilgiyi tamamlamaya niyet edelim. Kadının özel hâlini uğursuzlukla ilişkilendiren sözü terk edelim. Loğusa bir yakınımızın gerçek ihtiyacını soralım. Düzensiz kanama yaşayan ve ibadetini nasıl yapacağını bilemeyen bir hanımın güvenilir rehberliğe ulaşmasını kolaylaştıralım. Bunları yaparken kimsenin özel bilgisini açıklamayalım. Öğrendiğimiz hadisler, günlük hayatımızda ancak böyle bir davranışla yerini bulur.

Bir ihtiyacı maddî imkânsızlık yüzünden karşılanamayan hanımları da gözetelim. Temizlik malzemesi, sağlık hizmeti veya doğum sonrasında evde destek bazen gerçekten ulaşılması zor ihtiyaçlar olabilir. Yardım ederken bunu herkesin bilmesini sağlayacak bir gösteriye çevirmeyelim. İhtiyaç sahibine seçme hakkı ve rahatça kabul edebileceği bir yol bırakalım. Onun özel hâlini duyurmadan imkânını paylaşan insan, öğrendiği merhameti davranışında göstermiş olur. Akrabalık ve komşuluk böyle zamanlarda yalnız bir yakınlık sözü olarak kalmasın; sıkıntıyı hafifleten bir hizmete dönüşsün. Bir annenin dinlenebilmesine veya bir gencin güvenle eğitimine devam etmesine vesile olabilmek, elimizdeki imkânı hayra kullanmanın güzel bir karşılığıdır.

Kardeşlerim, Allah’ın emrine uymakla O’nun kulunu incitmemek birbirini tamamlar. Âdet ve loğusalıkta belirlenen hükme uyalım; istihâzede namazı sebepsiz bırakmayalım; bütün bu hâllerde insanın saygınlığını koruyalım. Allah’a yakınlığın kapısını yanlış korkularla daraltmayalım. Evimizde temiz bilgi, ölçülü bir hayâ ve içten bir merhamet buluşsun. Şimdi bu niyetle hem kendimiz hem ailelerimiz için Rabbimize yönelip dua edelim.

Dua

Allah’ım, bize dinini doğru öğrenmeyi ve hükümlerine gönülden uymayı nasip eyle. Kadınlarımızı, kızlarımızı ve annelerimizi rahmetinle kuşat. Onları bedenlerinin tabiî hâlleri yüzünden inciten sözlerden, yanlış inanışlardan ve gereksiz korkulardan koru. İbadetlerini nasıl yapacaklarını öğrenmelerine yardım et. Muaf oldukları zamanda hükmüne razı olmayı, ibadete döndüklerinde huzuruna sevgiyle yönelmeyi nasip et. Dualarını kabul buyur, gönüllerini imanla ve güvenle güçlendir.

Rabbimiz, doğum yapan annelerimize sağlık, dinlenme ve huzur ver. Bebeklerini hayırla büyütmeyi, eşleriyle yüklerini paylaşmayı nasip et. Hastalık ve kanama sebebiyle zorlanan kardeşlerimize şifa ihsan eyle. Onlara doğru rehberliğe ve gerekli tedaviye ulaşacak imkânlar ver. Bizi, sevdiklerinin sıkıntısını küçümseyenlerden değil, edeple yardım edenlerden eyle. Çocuklarımıza karşı anlayışlı, sorularına karşı dikkatli, mahremiyetlerine karşı sadık olmayı bizlere öğret.

Yüce Allah’ım, evlerimizden alayı, aşağılamayı ve hurafeyi uzaklaştır. Ailelerimizde sevgiyi, iş birliğini ve güzel ahlâkı artır. Resûlünün evinde yaşanan şefkatten bizim evlerimize de nasip ver. Kur’an’ın ölçüsüne ve sünnetin rehberliğine bağlı bir hayat sürmeyi lütfeyle. Kadın erkek bütün kullarını haysiyetle gözeten, emanete riayet eden bir toplum olmamıza yardım et. Bizi bağışla, ibadetlerimizi kabul buyur, rahmetinle dünyada ve âhirette yüzümüzü güldür. Âmin.


Kaynak eser: Diyanet, Hadislerle İslâm, 2. cilt, 137–148. sayfalar. Arapça Kur’an metni: Tanzil Quran Text (Uthmani 1.1), CC BY 3.0. Ayet mealleri: Diyanet İşleri Başkanlığı, Halil Altuntaş–Muzaffer Şahin.