Hadislerle İslâm.. "Cenaze Namazı: Mümin Kardeş İçin Yapılan Son Görev" Konulu Hadislerle İslâm Vaazı sitemize eklenmiştir..
Cenaze Namazı: Mümin Kardeş İçin Yapılan Son Görev
Hamd, hayatı ve ölümü yaratan, kullarını rahmetine çağıran ve birbirlerine dua etmeyi öğreten Yüce Allah’a mahsustur. Salât ve selâm, mümin kardeşini son yolculuğunda yalnız bırakmamayı, acısını paylaşmayı ve onun için samimiyetle dua etmeyi öğreten Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’ya, onun ailesine, ashâbına ve yolundan yürüyen bütün müminlere olsun.
Aziz kardeşlerim, bazen telefonumuza kısa bir haber gelir: Tanıdığımız bir insan vefat etmiştir. Dün konuştuğumuz, birlikte çalıştığımız veya selâmlaştığımız kişi artık aramızda değildir. O haber, hayatın telaşı içinde bize bir an durmayı öğretir. Geride bir aile, yarım kalan gündelik işler ve dualarımıza muhtaç bir kardeşimiz vardır. Biz o anda yalnız bir taziye cümlesi mi yazıyoruz, yoksa imkânımız ölçüsünde yanında bulunma sorumluluğunu da düşünüyor muyuz?
Cenaze namazı, mümin kardeşimiz için yaptığımız son görevlerden biridir. Onu dünya hayatından uğurlarken Rabbimizden bağışlanmasını ve rahmetle karşılanmasını isteriz. Bu buluşma bize de kendi sonumuzu hatırlatır. Fakat ölümün hatırlatılmasını, insanları ümitsizliğe sürükleyen bir korku diline dönüştürmeyelim. Hepimiz Allah’a döneceğiz; bugün hâlâ doğruya yönelmek, haklarımızı gözetmek ve birbirimize iyilik etmek için vaktimiz bulunuyor. Cenaze bize, kalan vaktimizin kıymetini sorar.
Kardeşlik, son yolculukta da devam eder
Ebû Hüreyre’nin naklettiği şu hadis, bir müminin diğerine karşı sorumluluklarını birlikte hatırlatır:
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “لِلْمُؤْمِنِ عَلَى الْمُؤْمِنِ سِتُّ خِصَالٍ: يَعُودُهُ إِذَا مَرِضَ، وَيَشْهَدُهُ إِذَا مَاتَ، وَيُجِيبُهُ إِذَا دَعَاهُ، وَيُسَلِّمُ عَلَيْهِ إِذَا لَقِيَهُ، وَيُشَمِّتُهُ إِذَا عَطَسَ، وَيَنْصَحُ لَهُ إِذَا غَابَ أَوْ شَهِدَ.”
“Ebû Hüreyre’nin naklettiğine göre Allah Resûlü şöyle buyurmuştur: Müminin mümin üzerinde altı hakkı vardır: Hastalandığında onu ziyaret eder, öldüğünde cenazesinde bulunur, davet ettiğinde davetine karşılık verir, karşılaştığında selâm verir, aksırdığında ona hayır dua eder, yanında ve gıyabında ona karşı samimi davranır.” (Tirmizî, Edeb, 1; hadis no. 2737. Nesâî, Cenâiz, 52.)
Peygamberimiz kardeşliği tek bir karşılaşmaya indirmiyor. Hastalıkta, davette, selâmda ve ölümde bir bağ kurmamızı istiyor. Bugün birinin cenazesinde bulunmak, hayattayken kurduğumuz ilgiden kopuk değildir. Hastalandığında sormadığımız, yalnız kaldığında görmediğimiz bir insanı sadece son gününde hatırlamakla yetinmeyelim. Birbirimizin gündelik ihtiyacını da önemseyelim. Kardeşliğin son görevini öğrenirken, onun daha önceki sorumluluklarını da kendi hayatımıza alalım. Yaşayan insanın desteğe ihtiyacı bazen söylediğinden daha büyüktür.
Cenaze haberini aldığımızda imkânımızı ve görevlerimizi düşünerek hareket edelim. Katılabilecek durumdaysak gereksiz bir meşguliyetle ertelemeyelim. İşimizde bir düzenleme gerekiyorsa uygun biçimde konuşalım. Uzakta olduğumuz veya gerçekten gelemediğimiz bir durumda aileyle irtibat kurabilir, onlar için dua edebilir ve başka bir ihtiyaca destek verebiliriz. Bir mazeretimizi vicdanımızı susturmak için üretmeyelim; fakat gücümüzün dışında kalan durumda da kendimizi veya başkasını haksız yere suçlamayalım. Samimiyet, mümkün olan sorumluluğu üstlenmektir.
Cenazenin değerini vefat eden kişinin makamına veya tanınmışlığına göre ölçmeyelim. Büyük bir kalabalık toplayabilen insan da, az kişinin tanıdığı bir büyüğümüz de duamıza muhtaçtır. Birinin yoksulluğu veya sessiz bir hayat sürmüş olması, son görevini önemsiz kılmaz. Allah’ın huzurunda insanı bizim sosyal ölçülerimizle değerlendiremeyiz. Mahallemizde kimsesiz bir kardeşimiz vefat ettiğinde sahip çıkalım. Yaşarken göze görünmeyen bir insan, son yolculuğunda da görmezden gelinmesin.
Allah Resûlü mescidin temizliğiyle ilgilenen bir kimsenin öldüğünü öğrenince kendisine neden haber verilmediğini sormuş, kabrine giderek onun için namaz kılmıştır. Bu rivayette o kişinin kadın veya erkek olduğuna ilişkin anlatım farklılığı bulunur; fakat verilen ders çok açıktır: Peygamberimiz, sessizce emek veren insanı önemsemiştir. Biz de hizmetin görünmeyen tarafındaki kardeşlerimizi değerli görelim. Bir insanın adının çok duyulmaması, emeğini veya dua hakkını azaltmaz. (Müslim, Cenâiz, 71; standart numaralandırmada hadis no. 956.)
Bir cenazede bulunurken aileye yaklaşımımız da kardeşliğin edebini taşısın. Bazı insanlar konuşmak ister, bazıları o an konuşacak güç bulamaz. Onlara uzun sorgular yöneltmeyelim. Nasıl öldüğünü merak ederek acıyı tekrar tekrar anlatmalarını istemeyelim. Kısa bir taziye, samimi bir dua ve gerektiğinde bir somut yardım, o gün uzun konuşmalardan daha faydalı olabilir. Acı yaşayan kişinin yanında bulunmak, onu kendi merakımızın muhatabı yapmaktan farklıdır. Yasına saygılı bir yakınlık gösterelim.
Cenaze namazında dilimizle birlikte gönlümüz de dua etsin
Peygamberimiz cenaze namazının özündeki samimiyeti şöyle öğretir:
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ: “إِذَا صَلَّيْتُمْ عَلَى الْمَيِّتِ فَأَخْلِصُوا لَهُ الدُّعَاءَ.”
“Ebû Hüreyre’nin işitip rivayet ettiğine göre Allah Resûlü şöyle buyurmuştur: Cenaze namazı kıldığınızda ölen kimse için samimiyetle dua edin.” (Ebû Dâvûd, Cenâiz, 54, 56; hadis no. 3199.)
Bu öğüt bizi o anda yaptığımız ibadetin anlamına döndürür. Safa durduğumuzda yalnız herkesin yaptığı hareketi yapmayalım. Önümüzde bir Müslüman kardeşimiz, gönlümüzde onun için bir rahmet isteği bulunsun. Hatırladığımız kusurunu teşhir etmek veya hayatı hakkında hüküm vermek için orada değiliz. Rabbimizden bağışlanmasını isteriz. Kendimizin de aynı duaya muhtaç olacağını düşünelim. Cenaze namazı, başkasının sonunu konuşurken kendi sorumluluğunu unutan bir seyirci olarak kalmamıza izin vermesin.
Cenaze namazı rükû ve secdesi bulunmayan, ayakta ve tekbirlerle eda edilen bir namazdır. Yaygın uygulamamızda dört tekbirle kılınır; Allah’a hamd edilir, Peygamberimize salât ve selâm getirilir, ölen kardeşimiz için dua edilir. Kılınışını doğru öğrenelim ve imama dikkatle uyalım. Bir duayı bilmediğimizde sorup öğrenmek için adım atalım. O anda mahcup olmamak adına öğrenme ihtiyacımızı sürekli ertelemeyelim. Bu bilgi, bir gün yakınımız veya komşumuz için yapacağımız görevde bize yardımcı olur.
Cenaze namazı toplumumuz için farz-ı kifâyedir. Yani bazı Müslümanların yerine getirmesiyle diğerlerinden sorumluluğu kalkan ortak bir vazifedir. Bu hüküm, “Nasıl olsa birileri yapar” diye bütünüyle ilgisiz kalmamıza gerekçe olmasın. Hiç kimsenin sahip çıkmadığı yerde toplumun sorumluluğu devam eder. Cenaze işlemlerinin doğru, saygılı ve özenli yapılması için gerekli desteği sağlayalım. İbadetin toplumsal yönü, her birimizin imkânı ölçüsünde gösterdiği dikkatle yaşar; ortak vazife ancak böyle güvenle yerine getirilir.
Kadınlar da cenaze namazına katılabilir. Bir annenin, eşin veya kardeşin dua etmek istemesini bilgisizce engellemeyelim. İbadetin düzenini ve uygun saf yerleşimini gözeterek gerekli kolaylığı sağlayalım. Kaynaklarımızda Peygamberimizin hanımlarının cenaze namazına ilişkin uygulamaları anlatılır. Gelenekle dinî hükmü karıştırmadan doğru öğrenelim. Acılı insanın son duasına eşlik etmek için gösterdiğimiz özen, onun hâlini gördüğümüzü hissettirir. Bu konuda yönlendirme yapan kişi, bilgiyi ve nezaketi birlikte taşısın. (Müslim, Cenâiz, 99–100.)
Avf b. Mâlik’in duyup naklettiği nebevî dua, bu namazda kardeşimiz için hangi rahmeti istediğimizi derinleştirir:
عَنْ عَوْفِ بْنِ مَالِكٍ الْأَشْجَعِيِّ قَالَ: سَمِعْتُ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) وَصَلَّى عَلَى جَنَازَةٍ يَقُولُ: “اللَّهُمَّ اغْفِرْ لَهُ وَارْحَمْهُ، وَاعْفُ عَنْهُ وَعَافِهِ، وَأَكْرِمْ نُزُلَهُ، وَوَسِّعْ مُدْخَلَهُ، وَاغْسِلْهُ بِمَاءٍ وَثَلْجٍ وَبَرَدٍ، وَنَقِّهِ مِنَ الْخَطَايَا كَمَا يُنَقَّى الثَّوْبُ الْأَبْيَضُ مِنَ الدَّنَسِ، وَأَبْدِلْهُ دَارًا خَيْرًا مِنْ دَارِهِ، وَأَهْلاً خَيْرًا مِنْ أَهْلِهِ، وَزَوْجًا خَيْرًا مِنْ زَوْجِهِ، وَقِهِ فِتْنَةَ الْقَبْرِ وَعَذَابَ النَّارِ.”
“Avf b. Mâlik el-Eşcaî anlatıyor: Peygamberimizin bir cenazede namaz kılarken şöyle dua ettiğini işittim: Allah’ım! Onu bağışla, ona merhamet et, onu affet ve ona afiyet ver. Vardığı yerde ona ikramda bulun, girdiği yeri genişlet. Onu su, kar ve dolu ile yıka; beyaz elbisenin kirden temizlenmesi gibi onu günahlardan temizle. Ona evinden daha hayırlı bir ev, ailesinden daha hayırlı bir aile, eşinden daha hayırlı bir eş ver. Onu kabir imtihanından ve cehennem azabından koru.” (Müslim, Cenâiz, 86.)
Bu duada yalnız bir bağışlanma kelimesi yoktur. Rahmet, af, arınma, genişlik ve yeni hayatında korunma isteği vardır. Peygamberimizin kardeşi için taşıdığı şefkati hissederiz. Allah’ın huzuruna giden insanın, dünyada kurduğumuz bütün hesaplardan daha büyük bir ihtiyaçla karşılaştığını düşünürüz. Biz onun yerine hüküm veremeyiz; Rabbimizin adaletine ve rahmetine teslim oluruz. Cenaze önünde dua ederken sesimizin alışkanlığına değil, gönlümüzün samimiyetine de dikkat edelim. Duyduğumuz duanın anlamını kendi niyetimize alalım.
Bir insanı sevdiğimiz için onun bağışlanmasını dilemek ne kadar tabiiyse, aramızda bir kırgınlık bulunan mümin için dua etmek de gönlümüzü eğitebilir. Hakkımızı değerlendirmek başka, ölümünden memnuniyet duymak veya acılı ailesini incitmek başkadır. İkisini karıştırmayalım. Cenaze yerinde kinimizi konuşmaya çevirmeyelim. Bir hakkın çözülmesi gerekiyorsa adaletli ve uygun bir yol izlenebilir. Dua ederken kendi kalbimizi de taşlaşmaktan koruyalım; Allah’ın rahmetini şahsî öfkemizin sınırına hapsetmeye çalışmayalım.
Bir cenazenin ardından kendi hayatımıza da bakalım
Rabbimiz ölümün hepimizi ilgilendiren gerçeğini şöyle bildirir:
كُلُّ نَفْسٍ ذَآئِقَةُ ٱلْمَوْتِ وَإِنَّمَا تُوَفَّوْنَ أُجُورَكُمْ يَوْمَ ٱلْقِيَٰمَةِ فَمَن زُحْزِحَ عَنِ ٱلنَّارِ وَأُدْخِلَ ٱلْجَنَّةَ فَقَدْ فَازَ وَمَا ٱلْحَيَوٰةُ ٱلدُّنْيَآ إِلَّا مَتَٰعُ ٱلْغُرُورِ
“Her canlı ölümü tadacaktır. Ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulursa gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.” (Âl-i İmrân 3/185. Diyanet İşleri Başkanlığı meali.)
Bu ayet, hiçbirimizin dünya hayatında kalıcı olmadığını hatırlatır. Yaşımız, sağlığımız veya imkânımız bize sonumuzun zamanını söylemez. Ancak hayatın geçiciliğini bilmek, yaşamayı değersiz görmek anlamına gelmez. Ailemize özen göstermek, çalışmak ve güzel işler yapmak yine vazifemizdir. Bunları sonsuz kalacakmış gibi bir hırsla değil, hesabını vereceğimiz emanetler olarak ele alalım. Cenazenin yanında durduğumuzda yarım kalan işler arasında hangi hakkı bugün düzeltebileceğimizi de düşünelim.
Uzun süredir görüşmediğimiz bir yakınımız, dilemediğimiz bir özür veya ihmal ettiğimiz bir ziyaret aklımıza gelebilir. Bu muhasebeyi kısa bir duygulanma olarak bırakmayalım. Bugün uygun bir telefon açabilir, bir görüşme ayarlayabilir veya bir borcu konuşabiliriz. İnsan acılı bir anda büyük kararlar verip sonrasında unutabilir. Kendimize gerçekçi bir adım belirleyelim. Ölümü hatırlamanın faydası, hayatımızdan çekilmekte değil, yaşamımızdaki sorumluluğa daha dürüst biçimde dönmektedir. Vaktimiz varken iyiliği geciktirmeyelim.
Çocuklarımıza ölümü anlatırken de korkuyla yüklemeyelim. Yaşlarına uygun, doğru ve sakin bir dil kullanalım. Sorularını dinleyelim, bilmediğimiz ayrıntıları uydurmayalım. Bir yakınını kaybeden çocuk, kendisini suçlayabilir veya anlaşılmadığını hissedebilir; onun yanında güven veren bir yetişkin bulunsun. Dua etmeyi birlikte öğrenebiliriz. Acısının hemen bitmesini istemek yerine onu dikkatle dinleyelim. Aile içinde merhamet, ölüm haberinin ağırlığını tek başına taşıyan küçük bir gönle de ulaşmalıdır.
Cenaze namazında bulunan topluluğun dile getirdiği güzel hatıralar, bize nasıl bir hayat bırakmak istediğimizi düşündürsün. İnsanlar bizden hangi davranışı hatırlayacaklar? Güvenilir sözümüzü mü, yerine getirilmeyen vaadimizi mi; merhametimizi mi, birinin üzerinde kurduğumuz baskıyı mı? Bu soruyu başkalarının takdirini kazanmak için sormayalım. Allah’ın rızasına uygun bir insan olmaya niyet edelim. İnsanların övgüsü nihai hüküm değildir; fakat günlük ahlâkımızın çevremizde bıraktığı iz, muhasebemiz için anlamlı bir işarettir.
Bir cenazenin başında insanın ahiretine ilişkin kesin hükümler vermekten de sakınalım. Hayattaki kusurlarını bilen biri, onun bütün tevbesini ve iç dünyasını bilemez. Biz görünen hayatında güzel olanı hayırla anar, bağışlanması için dua ederiz. Bilmediğimiz ayrıntıları yaymayalım. Özellikle görüntü veya söylenti üzerinden korkutucu yorumlar üretmeyelim. Rabbimizin hükmünü kendi yorumumuzla ilan edemeyiz. Ölünün mahremiyetine ve ailesinin onuruna gösterilen saygı, müminin dilindeki edebin devamıdır.
Geride kalan aileye yük değil, destek olalım
Bir cenaze günü ailenin zihni ve gücü pek çok işle meşguldür. İletişim kurulacak insanlar, yapılacak resmî işlemler, hazırlanacak ihtiyaçlar olabilir. Desteğimiz yalnız “Bir şeye ihtiyacınız olursa arayın” demekle sınırlı kalmasın. Onların isteğini sorarak belirli bir işi üstlenebiliriz. Bir büyüğümüzü getirip götürmek, gerekli bir belge için yardımcı olmak veya çocuklarla ilgilenmek faydalı olabilir. Yardım teklifimizi yönetimi ele geçirmeye çevirmeyelim; ailenin tercihine ve mahremiyetine saygılı davranalım.
Acılı aileden misafir ağırlamak için güçlerinin üstünde bir hazırlık beklemeyelim. Komşular olarak sofralarına ve temel ihtiyaçlarına yardımcı olabiliriz. Gelen insanların sayısını, verilen ikramın büyüklüğünü veya yapılan masrafı bir itibar ölçüsü yapmayalım. Cenaze sebebiyle borç yüküne giren bir aileye farkında olmadan yeni bir zorluk çıkarabiliriz. Taziyenin amacı onlar için bir gösteri düzeni kurmak değildir. Bir insanın yasını yaşamasına imkân tanımak ve yükünü azaltmak, kardeşliğimizin daha samimi karşılığıdır.
Defin tamamlanınca desteğimiz hemen bitmesin. Kalabalık dağıldığında yalnızlık daha ağır hissedilebilir. Birkaç gün sonra hâlini sormak, uygun bir ziyarette bulunmak ve ihtiyaçlarını tekrar öğrenmek mümkündür. Bir dulun, yetimin veya yalnız kalan yaşlı bir kardeşimizin devam eden sorumluluklarını düşünelim. Yardımını bir fotoğrafla ispatlamak zorunda değiliz. Güvenilir bir düzen içinde ihtiyaç sahibinin onurunu koruyarak destek verebiliriz. Cenaze günü gösterdiğimiz yakınlık, sonraki günlerde de hatırlanabilen bir ilgi olsun.
Yas yaşayan kişiye sürekli “Güçlü ol, ağlama” diyerek duygusunu bastırmasını istemeyelim. Üzüntü, sevilen bir insanın kaybından sonra tabiidir. Sabır, kalbin hiçbir acı hissetmemesi değildir; acının içinde Allah’a karşı isyan dilinden korunmaya ve sorumluluğunu sürdürmeye çalışmaktır. Kardeşimizi dinleyelim, yanına uygun bir destek verelim. Günlük hayatını sürdürmesini çok zorlaştıran bir hâli varsa güvenilir profesyonel yardıma ulaşmasını da destekleyebiliriz. Dua ve insanî destek birlikte yürüsün; acısını küçümsemeyelim.
Cenaze haberini paylaşırken aileden doğru bilgiyi öğrenelim; mahrem görüntüleri ve açıklanmamış ayrıntıları yaymayalım. İsim, vakit veya yer yanlış aktarılırsa insanlar ve aile zorlanabilir. Bir duyuruyu yapmadan önce gereğini kontrol edelim. Taziye sırasında vefat eden kişinin geçmişini didikleyen sohbetlere katılmayalım. Kardeşimizin gıyabında samimi davranma görevi ölümünden sonra da sürer. Ailesinin acısını, meraklı bir kalabalığın konusu yapmayalım. Böyle zamanlarda susmak ve doğru bilgiyle sınırlı kalmak önemli bir merhamettir.
Peygamberimizin cenazeye katılmayı teşvik eden müjdesini de bu sorumluluk içinde dinleyelim:
أَنَّ أَبَا هُرَيْرَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “مَنْ شَهِدَ الْجَنَازَةَ حَتَّى يُصَلَّى فَلَهُ قِيرَاطٌ وَمَنْ شَهِدَ حَتَّى تُدْفَنَ كَانَ لَهُ قِيرَاطَانِ.” قِيلَ: وَمَا الْقِيرَاطَانِ؟ قَالَ: “مِثْلُ الْجَبَلَيْنِ الْعَظِيمَيْنِ.”
“Ebû Hüreyre’den nakledildiğine göre Allah Resûlü şöyle buyurmuştur: Namazı kılınıncaya kadar cenazede bulunan kimseye bir kîrat, defnedilinceye kadar bulunan kimseye iki kîrat vardır. İki kîratın ne olduğu sorulunca, “İki büyük dağ gibi” buyurmuştur.” (Buhârî, Cenâiz, 58; hadis no. 1325. Müslim, Cenâiz, 52.)
Bu büyük mükâfatı ummak, cenazede bulunmayı bir görünürlük hesabına dönüştürmesin. Ailenin veya çevrenin bizi görmesi için değil, Allah rızası için katılalım. Namazdan sonra uygun şekilde defin için de yardımcı olabiliriz. Herkesin gücü ve şartı farklıdır; yapabileceğimiz görevi samimiyetle yerine getirelim. Cenaze sırasında düzeni ve görevlilerin yönlendirmesini gözetmek de gerekir. Kendi hızımızla hareket ederek güvenliği zorlaştırmayalım. Ölünün hakkını koruyan bir özen, sevap arayışımızın ahlâkını da gösterir.
Helâlleşmeyi son güne bırakmayalım
Cenazenin başında helâlleşme sözü, insanlara karşı sorumluluğumuzu yeniden hatırlatır. Ancak bir alacak veya mal hakkı, yalnız topluluğun söylediği bir cümleyle kendiliğinden ödenmiş olmaz. Gerçek hak sahibinin iradesi ve hakkın doğru biçimde karşılanması önemlidir. Aileye baskı yaparak veya acılı anda bir kişiyi utandırarak bu mesele çözülemez. Borç varsa ilgili kişilerle uygun ve dürüst bir yol izlenmelidir. Dua ile hakları yerine getirme gayretini birbirinden koparmayalım.
Allah Resûlü’nün borç meselesini cenaze öncesinde dikkate aldığı rivayetler vardır. Daha sonra imkânlar genişlediğinde, geride borç bırakan müminin borcunu üstlendiğini de bildirmiştir. Bu örneklerde borcun önemini ve toplumsal desteği birlikte görürüz. Kardeşimizin namazını kılmak, alacaklının hakkını unutmak anlamına gelmez. Aileyi yalnız bırakmadan meseleye sahip çıkmak gerekir. Yaşarken borçlarımızı anlaşılır biçimde kaydetmek ve ödeme konusunda dürüst davranmak, geride kalanlar için de bir kolaylıktır. (Buhârî, Kefâlet, 5; hadis no. 2298.)
Bugün kendi üzerimizdeki hakları düşünelim. Bir insandan aldığımız para, bir çalışanın geciken emeği veya emanet edilen bir eşya bulunabilir. Bunları sadece iyi niyetimize güvenerek belirsiz bırakmayalım. Hakkı olan kişiyle konuşalım, imkânımıza uygun gerçek bir ödeme planı kuralım, emaneti yerine ulaştıralım. Mal hakkı dışında bir insanın itibarını zedelemiş veya gönlünü kırmış olabiliriz. Telafi yolu her durumda aynı değildir; yeni bir zarar doğurmadan doğru bir çözüm arayalım. Yaşarken hesaplaşmak için cesaret gösterelim.
Mirasla ilgili sorumluluklar da aileyi inciten bir çekişmeye dönüşmesin. Borçların ve miras haklarının nasıl yerine getirileceğini ehil kişilerden doğru öğrenelim. Güçlü olanın diğerini susturduğu, hak sahibi bir yakının çekindiği için hakkından vazgeçtiği bir düzen kurmayalım. Bir insanı rahmetle anarken geride bıraktığı ilişkileri haksızlıkla yaralamayalım. Acı içindeki aile için düzen, açıklık ve adalet gerekir. Vefanın içinde yalnız iyi hatıraları söylemek değil, hakkı koruyacak dürüst davranışlar da bulunur.
Vefat edenin hayatında büyük bir günah bulunması, bize onun ailesini damgalama hakkı vermez. Dinî hükmü bilgiyle ve ehil rehberlikle öğrenelim; söylentiden hareketle insanları cenaze ibadetinden uzaklaştırmayalım. Yakınlarının taşıdığı acıyı yargılayıcı cümlelerle artırmayalım. Biz Allah’ın rahmetini isteriz ve kendi dilimizin hesabını da düşünürüz. Cenaze yerinde insana gösterdiğimiz merhamet, suçu veya yanlışı doğru saymak anlamına gelmez. Yanlışın hükmüyle aileye gösterilecek saygıyı birbirine karıştırmayalım.
Kendi hazırlığımızı yalnız maddî işlerin düzenlenmesine de indirmeyelim. Namazımıza, sözümüze, helâl kazancımıza ve ailemize karşı sorumluluğumuza bakalım. Ölüm bizi ne zaman bulacak bilemeyiz; fakat bugün hangi yanlışı düzeltebileceğimizi bilebiliriz. Bir insanla barışmak, bir emaneti geri vermek veya kaçındığımız bir özrü dilemek için büyük bir tören gerekmiyor. Samimi bir adım yeterlidir. Cenazede hissettiğimiz hakikati, eve dönerken unutulacak bir duyguya çevirmeyelim; ondan yaşamımıza yön veren bir niyet çıkaralım.
Muhterem kardeşlerim, bir cenazeden ayrılırken yalnız ölen kişinin hayatını konuşmayalım. Biz hangi hâlimizle Rabbimize döneceğiz, bunu da düşünelim. Önümüzde hâlâ yaşayan insanlar ve yerine getirilecek haklar var. Vefat eden kardeşimizin duasını esirgemeyelim, ailesinin ihtiyacını görmezden gelmeyelim, kendi dönüşümüzü geciktirmeyelim. Son yolculuğa gösterdiğimiz vefa, yaşayanlara karşı sorumluluğumuzu da uyandırsın. Şimdi geçmişlerimizi hayırla anarak ve kendi hayatımızı düzeltme niyeti taşıyarak dua edelim.
Dua
Allah’ım, vefat eden mümin kardeşlerimize rahmet et, günahlarını bağışla, kusurlarını affet. Kabirlerini genişlet, onları korktuklarından emin kıl. Dünyadan götüremedikleri imkânların yerine rahmetinle hayır ve huzur lütfeyle. Onları kabir imtihanından ve cehennem azabından koru. Anne babalarımızı, bize emeği geçen büyüklerimizi ve hayırla andığımız bütün geçmişlerimizi mağfiretinle kuşat. Geride kalan ailelerine sabır, güç ve samimi destekler nasip et.
Rabbimiz, bizi cenaze ibadetini ihlâsla yerine getiren, mümin kardeşini yalnız bırakmayan kullarından eyle. Yetimlerimizi, dul kalan kardeşlerimizi ve yalnız yaşlılarımızı koru. Acı yaşayan gönülleri incitmeden dinlemeyi, ihtiyaçlarını görmeyi ve mahremiyetlerine saygı göstermeyi bize öğret. Yardımımızı gösterişten uzak tut. Vefat edenlerin haklarını gözetelim; geride bıraktıkları aileye güçlük çıkaran değil, yükünü hafifleten insanlar olalım.
Yüce Allah’ım, ölümün hakikatini unutarak hakları geciktirmekten bizi koru. Borçlarımızı ödemeyi, emanetleri yerine vermeyi, kırdığımız gönülleri onarmayı kolaylaştır. Yaşadığımız müddetçe Kur’an ve sünnetin rehberliğinde iyi ve dürüst kullar olalım. Çocuklarımıza merhameti ve sorumluluğu öğretelim. Son nefesimizi iman üzere nasip et. Huzuruna tevbe etmiş, kulların hakkını gözetmiş ve rahmetine sığınmış olarak gelmeyi bize lütfeyle. Bizi ve bütün müminleri bağışla. Âmin.
Kaynak eser: Diyanet, Hadislerle İslâm, 2. cilt, 231–240. sayfalar. Arapça Kur’an metni: Tanzil Quran Text (Uthmani 1.1), CC BY 3.0. Ayet mealleri: Diyanet İşleri Başkanlığı, Halil Altuntaş–Muzaffer Şahin.
